BIÇKIN’IN ARDINDAN…

Bıçkıncığım, Kuzu Bebeğim, Topitop Oğluşum,

Tam 14,5 yılı paylaşmışız seninle. Ömrümün yarısından az, üçte birinden fazla bir fazla bir zaman dilimi demektir bu. Dile kolay…Doğum günümü kutlamaya hazırlanırken  hayatımın en acı sürprizlerinden birini yaşattın bana. Birkaç saaat içinde ellerimizden kayıp gidiverdin aniden. Hiç kimseye çektirmeden, kendin de çekmeden tam bir beyefendi gibi, Bıçkın’ca bir pervasızlıkla atlayıverdin sonsuzluğa.

Sanki hiç ölmeyecekmişsin gibi geliyordu bize ya da  daha çok erkenmiş, henüz zamanı değilmiş gibi düşünerek kendimizi kandırıyorduk belki. Kefenlenmiş küçük bir paket halinde kucağımıza verildiğinde, hepimiz eve ilk getirildiğin günü hatırladık gözyaşlarına boğularak. İşte o gün, hem benim, hem de tüm aile fertlerinin hayatında bir dönüm noktası oluşturmuştun farkında bile olmadan. Mendil kadar bir polara sarılmış yumruk büyüklüğünde bir kartopu…Bembeyaz, yumuşacık, tombul, dünyalar güzeli 45 günlük bir terrier yavrusu.  Bir sürü isim önerisi ve karmaşasından sonra son noktayı babam koydu: “Bıçkın” oldu adın. Bir seslenmede öğreniverdin. Görünümünle sevimli bir tezat oluşturan bu adı hepimiz pek bir beğendik. Zaman içinde adının hakkını vereceğini de görecektik; yoldan geçen kız köpeklere camdan çapkın çapkın bakıp tuhaf sesler çıkardığında ya da da koca kurt köpeklerine kafa tutup annemi korumaya çalıştığında. Anne özlemi çekmeyesin, üzülüp korkmayasın diye bir ufak bir çalar saati bir havluya sarıp, sepetine koymuştuk. Saatin “tik tak” seslerini  kalp atışı sanarmışsın. Öyle dediler… Yatağımın yanı başında duruyordu sepetin. Ara sıra ağlamaklı sesler çıkarıyordun. Ben başını, karnını okşuyor, bazen de koynuma alıyordum seni rahatlatmak için. O zaman susuyordun, hoşuna gidiyordu. Biraz büyüdükten sonra oda oda gezdin, canın nereyi çekerse orada uyudun geceleri. Yıllar sonra bir rahatsızlık geçirip çok korktuğun zamandan itibarense sadece anne ve babamın yanında uyumayı güvenli buldun, başka hiç bir yerde yatmak istemedin. 3 aylık olmadan dışarı çıkarıp gezdirmemiz yasaktı. Ama annem seni koynuna sokup bakkala götürüp getiriyordu hınzırca. Gören bayılıyordu sana. Eve bir neşe, bir eğlence katmıştın. Komik hareketlerin, yaramazlıkların, terlik kemirmelerin, masa bacağı dişlemelerinle tam bir yavru şirinliği içindeydin. Büyüdükçe sen bize, biz sana daha çok bağlandık, birbirimizi daha çok sevdik.

Öyle çok anımız var ki seninle: Süt dişlerinden biri düştüğünde önüne oturup dertli dertli başını bekleyişin, yazın hışır hışır karpuz, kışın kıtır kıtır elma yiyişin, müziğin sesini açıp ellerimi çırparak “Hadi oğlum dans edelim” dediğimde sirk köpekleri gibi iki ayağının üstüne kalkıp oynayışın, bir meteorolog gibi hava durumunu anlayıp, yağışlı havalarda anında masa altının en ulaşılamaz köşesine kaçışın, o güzel kafanı kimi zaman  bir yastığa kimi zaman bir sehpa kenarlığına, ama mutlaka bir  yükseltiye koyup,  en çok da patilerini kıvırıp sırt üstü uzanarak bir bebek gibi uyuyuşun, bazen ortadan kaybolup seslendiğimizde mahsus sesini çıkarmayışın ve bütün evi arayıp en nihayet gardrobuma bakmayı aklı ettiğimde, siyah bir kazağın arasında hiç sesini çıkarmadan bana bakan bir çift siyah göz halini almış halin…

Daha neler var, neler… Top atıp yakalamalar, saklambaç oynamalar, koltuk aralarına gömülmüş anne poğaçaları, halı saçakları arasına gizlenmiş köfte parçaları, minik siyah burunla ittirilerak kapı arkasına sürüklenmiş mama tabağı, su gömdüğünü zannederken sırılsıklam olmuş kulaklar,  banyo yapılınca küçülerek, pespemde derisi görünen 6 kiloluk bir bedenin kurutulduktan sonra pofur pofur bir tüy yumağına dönüşünü gözlemenin zevki, parkelerde yürüyen patilerin çıtırtısı, bebekken karanlıkta üzerine basmayalım ve evde nerde olduğunu bilelim diye boynuna astığımız, sonra çok yakıştığı için çıkarmayıp zaman zaman yenilediğimiz minik çanın kulağımızı okşayan çıngırtısı, evden hepimiz birden yok olduğumuz bazı zamanlarda veya bir ezan sesi duyduğunda küçük, beyaz, komik bir kurt yavrusu halini alışın,  sabah kalkılır kalkılmaz hane halkından ilk kişiye “Bıçkın nerde?” sorusunun sorulması…

Yıllar önce babam çok hastalanıp doktorlar ümitlerini kestiği  dönemde, bir köpeğin bu kadar anlayışlı olup, gözünün yaşını akıtarak ağlayabileceğine ilk kez şahit olmuştum, şaşkınlık ve hayranlık içinde kalarak. Üzüntümüzle üzülür, sevincimizle sevinirdin.  Arkadaş canlısı, sevgi dolu bir köpektin. Bebek ve çocukları her zaman rakibin olarak gördün, biraz kıskandın. Ama hiçbir zarar vermedin.

Bir küçük kardeş, bir evlat, bir dost ve aslında hiç büyümeyen bir bebek gibiydin bizler için. Oğluş’tun, Küçük Adam’dın,  Tüylü Top’tun, Bıçi’ydin, Çatlak Köpüşümüz’dün. Sağlıklı bir ömür geçirdin, hep genç kaldın, genç gösterdin. Annemle babam kendi çocukları, babaannem küçük torunu gibi baktı, özen gösterdi sana. Aşıların hiç atlanmadı. Kuru mamaları değil, daha çok  anne yemeklerini sevdin.  Sokakta en sevdiğin şey bile verilse başını çevirip yemedin. O yüzden asla dışardaki zararlı bir gıdadan zehirlenebileceğin korkusunu yaşatmadın bize.

Güzel tüylerin kesilip traş olduğunda bahar kuzularına dönerdin. “Üç nokta” derdik sana o zaman. Bembeyaz tüyler üzerinde kuyu gibi iki kara göz ile burun-ağız birleşmiş bir surat olurdun. Hemen hemen her lafı anlar, ama canın isterse söz dinlerdin. Havlamayasın ya da masa altına kaçmayasın diye belli kelimeleri şifreler ya da baş harflerini söylerdik. Kimi zaman konuşacağını bile düşünüp irkildiğimiz olurdu. Ailemizde yaşanan kimi ağır hastalıkların ve kazaların senin uğurun sayesinde atlatıldığına inanırdım hep nedense. Fener maçlarında, milli maçlarda şans getirsin diye başını 3 kere okşardım. Uğur böceğimiz, neşe kaynağımız, stres topumuzdun. İnsan cinsinin yaşattığı türlü hayal kırıklıkları, üzüntü ve ihanetlerin acısı, sana sarılıp kucakladığımda, tüylerini okşayıp mıncıkladığımda azalıverirdi.

Tüm aile dostlarımızın, arkadaşlarımızın yanı sıra, hayatımızın içinden ya da teğet geçen en hayvan sevmez sanılan insanlara, hatta köpeklerden korkup uzak duranlara bile kendini sevdirmeyi başardın, aileden biri olduğunu kabul ettirdin.

Bizim “Little Survivor”’ımızdın. Ölümü hiç yakıştıramadık, konduramadık sana. Ta ki anneciğinin kucağında son nefesini verene kadar. Bir köpek için uzun sayılabilecek, ama bir insan için çok kısa sayılabilecek bir yaşam diliminde ömrümünü tamamlayıp yanımızdan ayrılmak zorunda kaldın. Çok acı oldu senden ayrılmak. Meğer ne çok sevmişiz seni, ne çok sevdirmişsin kendini ve ne çok bağlanmış, alışmışız sana. Artık eve geldiğimizde sevinç içinde ordan oraya koşturup bizi karşılayan bir totişimiz yok. Ama her köşe başından, yatağın kenarından, masanın altından, gardrobun içinden çıkıverecekmişsin gibi geliyor yine de hepimize. Geceleri minik çanının sesini duyuyor sanki kulaklarımız. Sabahları o çok sevdiğin peynir ekmek yudumlarını yapamıyor, ayaklarımızın dibinde senin tüylerinin yumuşaklığını hissedemiyoruz. Ben en çok da seni kucaklayıp “hırr” diye dişlerini gösterip kızdırana kadar sıkıştırıp mıncıklamayı özlüyorum. Kalpli yastığına sarılıyorum öyle zamanlarda ve senden 2 gün önce ölmüş olan, unutamadığın aşkın Cudi’yle yeşil kırlarda, kulaklarını geriye savura savura patilerin havada  koşturuyor olduğunu hayal ediyorum.

Bizlere yaşattığın tüm güzellikler, mutluluklar ve öğrettiğin her şey için teşekkür ederiz. Bir küçücük Bıçkın’ın meğer ne büyük bir misyonu varmış bu hayatta. Sen dünyamıza girerek ve dünyana girmemize izin vererek, köpeklere, kedilere, tüm hayvanlara ve  hayata bambaşka bir gözle bakmanıza neden oldun.  Şu an yaşamıyor olsa da Sarıkız için çabalarımda, Paşa, Bıdık, Alex ve  Lola’nın yaşamlarını sürdürebilmesinde, mahalledeki çocukların onları sevip benimsemesinde ne büyük payın var tahmin bile demezsin. Sahilde yürüyüş yaparken elimi kolumu sallamak yerine su dolu şişelerle dolaşmamın, sokağa her çıktığımda ceplerimi mama torbalarıyla doldurmamın, hayvan hakları için elimden geldiğince mücadele etmemin, et yemekten vazgeçmemin, barınaklardaki hayvanları her gördüğümde üzüntüden kahrolmamın, köpeklerle ilgili iğrenç deyim ve metaforları kullanan insanları her duyduğumda  usanmadan uyarmamın ve bundan sonra içinde köpek olan en eğlenceli filmde bile her zaman burnumun direğinin sızlayacak ve gözlerimin yaşlarla dolacak olmasının en önemli sebebi hep sensin.

Yerinde rahat ol, bizi özleme ve sakın korkma kuzucuğum. Ömrümüzün sonuna kadar seni unutmayacağız, yaşadığımız müddetçe anıların bizimle olacak ve  seni daima çok seveceğiz.   Belki bir gün bir yerlerde buluşuruz da.  Kim bilebilir ki?

ÜNSÜR AİLESİ  adına

Oyun arkadaşın, dostun, koruyucun, ablan, küçük annen

Orkide

Haziran 2008

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: