Cadıköy Cafe’de İmza Günü / Book Signing at Cadıköy Cafe

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü” haftası etkinliklerinin son gününde, 12 Mart Pazar, 14:00-16:00 saatleri arasında Cadıköy Cafe‘de kitaplarımı imzalayacağım. Görüşmek dileğiyle 😉old brick wall background texture

This year, I’ll sign my books to celebrate “International Women’s Day Week”.  See you on March 12, Sunday at Cadıköy Cafe 😉

 

 

Advertisements

Kitabımızın Lansmanı / Our Book’s Launch Party

afis2

İthaki Yayınları‘ndan Yankı Enki editörlüğünde çıkan “Aşkın Karanlık Yüzü” adlı kitabımızın lansmanına yazarlarımızla tanışmak/ sohbet etmek/ onlara kitaplarını imzalatmak isteyen kitapseverlerin yanı sıra; “Sevgililer Günü Sendromu”nu 13 Şubat’ta ve alternatif bir parti havasında atlatmak isteyen tüm dostları davet ediyoruz.

Kitabımızı Kadıköy Mephisto ve Kadıköy Penguen kitabevlerinden temin edebilirsiniz. Lansmana vakitli gelen 25 davetliye ise yayınevimiz kitabımızı hediye edecek. 13 Şubat Pazartesi akşamı Kadıköy Muhit Bar‘da görüşmek dileğiyle 😉

Aşkın Karanlık Yüzü / The Dark Side of Love

askin-karanlik-yuzu-on-kapak-yuksek

İthaki Yayınlarından, Yankı Enki’nin  editörlüğünde  çıkan  Aşkın Karanlık Yüzü – 14 Şubat İçin 14 Yazardan 14 Karanlık Öykü  adlı kitabımız  3 Şubat’ta  okuyucularla buluştu.

Hem proje yönetmeni hem de yazarlarından biri olmaktan mutluluk ve gurur duyduğum bu kitap, birbirinden yetenekli ve kıymetli yazar arkadaşlarımla ortak bir çalışma yürüterek oluşturduğumuz ve  tarzı, türü, antololojik niteliği göz önüne alındığında özgün, özel bir eser.

Yakın zamanda aramızdan ayrılan; ancak çalışmaları ve bıraktığı eserlerle bizlerin daima ilham kaynağı olan, kıymetli büyüğümüz ve üstadımız Sayın Giovanni Scognamillo’ya ithaf ettiğimiz kitabımızın yabancı dillere çevrildiği takdirde Türkiye’nin yanı sıra; dünyanın pek çok ülkesinde de ilgi göreceğine inanıyoruz.

Aşkın Karanlık Yüzü’nün Facebook Sayfası’na buradan ulaşabilirsiniz.

Herkese iyi okumalar dileğiyle 😉

Sinopsis: 14 Şubat Sevgililer Günü: Kimilerinin kâbusu, kimilerinin rüyası; bazı ilişkilerin başlangıcı, bazılarının sonu; mutlu çiftlerin hediye telaşı, mutsuz çiftlerin baş belası; yalnızların hüznü, kalabalıkların coşkusu. Ve hiç umurunda değilmiş gibi davrananları bile hayattan bezdiren, adeta zorunlu bir bayram kutlaması…

Demokan Atasoy, Alper Kaya, Mehmet Berk Yaltırık, Göktuğ Canbaba, Işın Beril Tetik, Hakan Bıçakcı, Galip Dursun, Orkide Ünsür, Murat Baykan, Özlem Ertan, Murat Başekim, Gülbike Berkkam, Uğur Batı, Murat S. Dural’ın elinden çıkan Sevgililer Günü öyküleri, sadece 14 Şubat’ta değil; yılın herhangi bir zamanında aşkın karanlık yüzü ile tanışmak isteyen herkesi tekinsiz bir randevuya davet ediyor.

THE DARK SIDE OF LOVE 

14 Writers, 14 Dark Love Stories For Valentine’s Day  * 

(Project Director: Orkide Ünsür) 

kitabimizin-yazarlari

Synopsis: For some, it is the most romantic day of the year. St. Valentine’s means excitement, butterflies in your stomach when you think about your significant other and when you hear that special song on the radio it makes you grin ear to ear… But for others it seems like a shopping frenzy and a compulsary celebration all over. Lonely are blue in a possesed crowd with crimson hearts all around.

Our 14 Valentine’s Day stories invites everyone who would like to meet The Dark Side of Love for an uncanny date. We will give you our hearts… Literally!

(Thanks to Demokan Atasoy for the translation of our book’s synopsis. )

The book is only available in Turkish for now.

“Gerisi Hikâye” Röportajı / Interview with Gerisi Hikâye Team

orkide-unsur-ve-ekip-cropped

Gerisi Hikâye Ekibi & Orkide Ünsür

Gerisi Hikâye ekibi; kendilerini, çalışmalarını ve kalemlerini çok sevdiğim Demokan Atasoy, Galip Dursun ve Işın Beril Tetik’ten oluşuyor. İnternet üzerinden ücretsiz olarak sunulan bir podcast (yayın serisi) olan Gerisi Hikâye’nin ikinci yaşını kutlamak amacıyla Kadıköy Muhit’te düzenledikleri partiyi elbette kaçırmadım; sadece hayranları için değil, onlarla henüz tanışma fırsatını bulamamış dinleyiciler ve okuyucular için de özel bir röportaj yaptım. Buyurun başlıyoruz:

 

– Merhaba arkadaşlar, nice yıllar dileyerek başlamak istiyorum sohbetimize. Sizlerle tanışmama, her ayın ilk cuma günü düzenlenen Freyja toplantılarına katılmama da vesile olan Gerisi Hikâye (bu isme bayılıyorum 😉 ) serisi nasıl ortaya çıktı, neyi amaçladınız? Biraz bunlardan bahsedelim öncelikle.

galip-dursun

Galip Dursun

G: Gerisi Hikâye, Demokan’ın zaten her buluştuğumuzda yaptığımız sohbeti daha rafine ve kaynakçasıyla, araştırmasıyla, sunumuyla eksiksiz bir podcast / yayın olarak kurgulaması ile ortaya çıktı. Biz daha evvelden de birlikte çalışmış, korku konusunda epey bir mesaisi olan bir ekipten geliyoruz. Araştırma yapmak, kafa yormak ve yorumumuzu katmak hep yaptığımız şeydi. Konularımızı tespit edip test kaydımızı yaptık ve hemen işe koyulduk. Daha derli toplu ve özellikle de türe meraklı insanları besleyecek bir yayın yapmak istiyorduk. Ancak zaman içinde korku sevmediği hâlde bizleri dinleyen takipçilerimiz de oldu. Bugün 80 küsur bölüm yayınlamış ve belki de ülkedeki tek edebiyat / kültür ar-ge grubuna dönüşmüş durumdayız.

B: Uzun süredir beraberiz ve en başından beri enteresan bir uyumumuz var. Birlikte çalışmaya ve projeler çıkarmaya da alışkınız. Bundan dolayı da ne zaman bir araya gelsek beyin fırtınası yapıp, herhangi bir konu üzerine saatlerce konuşup tartışmayı fark etmeden bir alışkanlık hâline getirmişiz. Demokan bu sohbetlerdeki potansiyeli fark edince, ki bunu daha önce düşünememiş olmamıza bayağı hayıflandı, bu sohbetleri podcast’e çevirmeyi teklif etti. İsmi bile bulmuştu. Biz özellikle korku türü üzerine çalıştığımız için, kaynak bulmakta ne kadar zorlandığımızı düşününce, böyle bir yayının konuya ilgi duyanlar için gerçekten yararlı olabileceğini düşündük ve hemen işe koyulduk. Böylelikle her çarşamba buluşup kayıt almaya ve sonrasında da yayınlamaya başladık.

D: Bir yandan benim TV programcılığı damarımın kabarması, bir önce çalıştığım projede ses montajının inceliklerini öğrenmiş olmam ve fikirlerimizin en ekonomik şekilde en geniş kitlelere ulaşabilmesi için de elimizin altında internet diye bir mucizenin olması Gerisi Hikâye Korku Konuşmaları’nın gerçeğe dönüşmesine ön ayak oldu. Üçümüz de zaten bilgiye duyduğumuz bitmez tükenmez bir açlık ve merakla neredeyse tüm boş vaktimizi araştırıp, okuyarak geçiriyorduk. Yani artık bu bilgiyi paylaşmanın zamanı gelmişti.

  – Her hafta yeni bir konu bulmak kolay oluyor mu?

isin-beril-tetik

Işın Beril Tetik

B: Üstüne konuştuğumuz türlerin uzantıları sonsuz. Bu yüzden bırakın yeni bir konu bulmayı, hazırladığımız listenin içinden seçmekte zorlanıyoruz diyebiliriz. Listeye her an yeni bir şeyler ekleniyor. Bir konu konuşulup biterken, konuşulacak iki, üç konu listeye yazılıyor. Hâliyle uzadıkça uzuyor. Ama tabi amacımız hiçbir zaman listeyi tamamlayıp programı bitirmek olmadı. Düşünün on küsur senedir zaten bu sohbetler aramızda devam edip duruyor. O yüzden asıl amacımız, gücümüz elverdiğince olabildiğince çok konudan bahsetmek ve konulara dair çoğu detayı kapsayabilmek. 

D: Beril’in dediği gibi ortada bir liste var. Hadi kaydı açıp gülüşmeye başlayalım, sonra da tüm kaydı olduğu gibi internete koyalım tarzında bir podcast değil Gerisi Hikâye. Bedava olduğuna bakmayın, formatını oluşturduğumuz, zamanlamalarını ayarladığımız en önemlisi de program çekimlerine başlamadan önce oturup konuşulabilecek konular listesi çıkardığımız yani kısacası ciddiye aldığımız bir iş.

G: Aslında burada üçümüzün de pek meraklı ve üstüne de korku / kurgu yazarı olması epey işimize yarıyor. Korku kültürü çok geniş bir konu ve biz sadece korku da anlatmıyoruz. Bu nedenle konu sıkıntısı çekmiyoruz diyebilirim.

– Çalışma sisteminiz nedir?

 B: Ben bildiklerimi hatırlamak ve bilmediklerimi de öğrenmek amacıyla programdan bir veya iki gün önce araştırmaya başlıyorum. Çoğunlukla kitap tarıyorum. Kimine sıkıcı görünse de oldukça eğlenceli bir çalışma oluyor. Konunun ana hatlarını kesin olarak çizmeye yardımcı ve elbette bilgi kirliliğini de en aza indirgemiş oluyor.

D: Beril’in çalışkanlığı her zaman beni benden alıyor. Zaten yaptığı onca şeyin arasında programa bu kadar özveriyle hazırlanması bizim kurtarıcımız oluyor. Ben kayıttan bir gün önce öğleden sonra o haftaki konumuz hakkındaki bilgilerimi tazeliyor ve hatalı bir bilgi vermemek için tarihleri, mekânları ya da alıntı yaptığım kişilerin isimlerini not alarak hazırlanıyorum. Kayıtın ardından programın montajıydı, internete yüklenmesiydi gibi işler de Galip ve benim yarımşar günümüzü alıyor tabii.

G: Ben konuşacağımız konuyu incelerken en çok ilgimi çeken ve tercihen de meseleye farklı bir açıdan bakmamı sağlayacak kısımları tespit etmeye çalışıyorum. Yıllar boyu süren bir araştırma ve okuma alt yapımız var. Genelde anlatacağımız konular hakkında bilgi ve fikir sahibiyizdir. Ama tabii ki kayıt öncesinde anlatacağım kısmı oturup çalışmam gerekiyor. Çalışırken çok şey öğrendiğimi de belirtmeliyim. Üçümüzün bakış açısı ve çalışma şekli genelde farklı olabiliyor. Bu da Gerisi Hikâye’ye bir zenginlik getiriyor.

– Dinleyiciler size nerelerden ulaşabilirler?

Dinlemek için sitemizi takip edebilirler: www.gerisihikayekorku.com ve http://www.galipdursun.com/gerisihikaye/ veya Kahramangiller’den bize ulaşabilirler (https://kahramangiller.com) .

– Gelecekte Gerisi Hikâye’ye dair başka planlarınız var mı? Programınıza konuk almayı düşünüyor musunuz meselâ ya da yayını daha farklı platformlara taşımayı?

 B: Elbette planlar hiç bitmiyor. Zaman zaman konuk almayı düşünüyoruz. Bu doğrultuda ilk konuğumuz Seyfettin Efendi serisinin ve Yabani çizgi roman dergisinin yaratıcısı Devrim Kunter‘di. Çizgi Romanlar üzerine güzel bir sohbetimiz oldu.

G: Daha çok insana ulaşmak, ara sıra film gösterimleri yapmak, bir Gerisi Hikâye bölümünü canlı olarak seyircilerin önünde çekmek gibi planlarımız var. Zaman zaman aklımıza gelen şeyleri de programımıza dahil etmeyi seviyoruz. Konuk almak konusunda çok ilerleyemedik zira çok spesifik bir zaman aralığında ve herkese uymayabilecek bir günde çekim yapıyoruz. Bugüne kadar çizgi roman konusunda söyleyeceklerini önemli bulduğumuz Devrim’i konuk olarak aldık.

 – Yakın zamanda aramızdan ayrılan değerli üstat Giovanni Scognamillo’ya adanmış bir ödülü almanın sizleri ne kadar mutlu ettiğini biliyorum. Hem ödülünüzle hem de Gio ile ilgili neler söylemek istersiniz? 

 B: Bu büyük bir onur. Ülkemizde üvey evlât muamelesi gören korku ve fantezi türüne Gio’nun katkıları çok büyük. Bize çok değerli bir miras bıraktı. Bir parça da olsa onun izinden yürüyebilirsek ne mutlu.

G: Giovanni’nin izinden giden, onun araştırma ve referans kitaplarıyla yapmaya çalıştığı türden bir iş yapmaya çalışıyoruz. Programda sık sık onu ve eserlerini, fikirlerini anıyor ve aktarıyoruz. Onun çalışkanlığı, birikimi, görüşleri başından beri ilham veriyor, bize. Aslına bakarsanız,  Giovanni epey büyük bir miras ve omuzlarımıza da büyük bir sorumluluk bıraktı. Elimizden geleni yapıyoruz.

Fabisad’ın ilk defa bu yıl verdiği özel bir ödülü almak bizim için ayrı bir mutluluk oldu diyebilirim. Korkuyu anlatmaya devam etmek için bir sürü sebebimiz var anlayacağınız.

D: Bizler için Giovanni sadece sevdiğimiz, saydığımız bir büyüğümüz ve ülkenin en önemli araştırmacılarından biri değil, aynı zamanda bir kültür demek. Bilgiye duyulan açlık ve ulaşılan bu bilginin, toplumun her kesiminin anlayabileceği bir dille aktarılması görgüsünü biz Giovanni ve onun neslinden öğrendik ve uygulamaktayız.

 – “Kan Güncesi” adlı alt kültür portalında, “Anadolu Korku Öyküleri” kitap serisinde birlikte yer aldınız. Hâlen Yabani Dergi ve Lemur Dergisi’nde öyküleriniz, çizgi romanlarınız yayınlanıyor. Galip’in “Pusova” adlı harika bir öykü kitabı çıktı. Yazmanın hayatınızdaki yeri ve önemi üzerine bir şeyler söylemek ister misiniz?

B: Ben düzenli olarak yazmaya pek çok yazara göre epey geç başladım. Daha önceleri hayal gücümü tamamen tasarıma yönlendirmiştim. Ancak sıkı bir okuyucuydum ve kağıda dökmesem de zihnimde pek çok hikâye vardı. Nihayetinde kendimi hazır hissettiğimde yazmaya başladım ve o günden beri de yazıyorum. Hayatımdaki yerine gelince, artık tasarım ikinci planda, yazmak ise neredeyse bir ihtiyaç hâlini aldı. Tüm rutinimi yazmak şekillendiriyor.

G: Bizler bu programın sunucuları ve yayına hazırlayan araştırmacıları olmadan evvel yazarız. Yazarlık bu üçlünün esas kariyeri, uzmanlığı. 12-13 yıldır birlikteyiz. Birbirimizin dilinden anladığımız gibi birbirimize çok farklı katkılarımız da oluyor. Korku edebiyatı konusunda kalem oynatan, kafa yoran çok fazla insanın olmadığı zamanlardan beri yazıyoruz. Bugün artık bir birikim, bir dil, bir üslup sahibi olduğumuzu söyleyebiliyoruz. Bu yıl çıkan öykü kitabım Pusova, Kan Güncesi, Anadolu Korku ve en son olarak da Gerisi Hikâye’de ortaya koyduğumuz bir yaklaşımı, kendi yarattığımız bir geleneği ortaya koyuyor. Çok renkli, boyutlu ve deneysel ama bir o kadar da karanlık öyküler. Gelişim, araştırmak ve denemek biz üçümüz için vazgeçilmez şeyler.

– Demokan, sen aynı zamanda bir kısa filmci, senarist ve yönetmensin.  Sinemaya dair beklentilerin, hayata geçirmeyi arzu ettiğin projelerin var mı?

demokan-atasoy

Demokan Atasoy

D: Açgözlülüğün, paragözlüğün ve cahil cesaretinin yükselen değer olduğu bir dönemde bu ekibin ürettiği projelerle ne yanlış yer ve zamanda olduğunu ne de boşa kürek çektiğini düşünüyorum. Gerisi Hikâye iki yıl gibi kısa bir sürede internetin potansiyeli için çok az sayıda görünse de, gerçekten ilgili ve bizlerle iletişime geçen parlak, meraklı ve bilgiye aç bir topluluğa ulaştı. Korku sanatları, bilimkurgu ve fantazya konularındaki birikimimiz 100 saate yaklaşan dolu dolu bölümlerle bu ülkenin gelecek nesillerinin hizmetine sunuldu. Bu birikimi, her birimizin sahip olduğu hikâye anlatıcı kimliğimizle birleştirip, edebiyatta olduğu gibi Türk Sineması’nda da yepyeni bir dönemin başlamasına ön ayak olmaya hazırız. Yazdığımız senaryolar çok yakında sinemacıların önünde gezinmeye başlayacak. Tek gereken bu senaryolara hak ettikleri değeri verecek yapımcılar. Senarist ve yönetmen kimliğimle tabii ki sinemayı içermeyen bir gelecek hayal bile edemem. Faka bunca yıllık deneyimin ardından boş vaatlere de karnımız tok tabii. Gerisi Hikâye kalitesini film projelerimizde de görmeye devam edeceksiniz.

 – Bu güzel sohbet için çok teşekkürler. Gerisi Hikâye’nin uzun yıllar devam etmesini umuyor ve tüm çalışmalarınızda başarılar diliyorum. 

GH: Biz teşekkür ederiz. 

kapak-12

 

Orkide Ünsür

 

Röportajı Lemur Dergisi Ocak 2017 sayısından da okuyabilirsiniz.

 

 

 

“İntikam-ı Zevcân” Yabani Dergide / “Revenge of the Brides” is on Yabani

yabani-yilbasi-ozel

* “Burası terkedilmiş gelinler mezarlığı.  Şehir sakinleri kısaca GELMEZ der bu gömü alanına.  Mezarlığın yola bakan  tarafında  ise kadın barınağının olduğu bina var. Yeni yasaya göre, kırk yaşını dolduran her kadın, eşi tarafından barınağa getirilebilir ve belli bir bağış karşılığında sıfır model bir kadın robot (KADRO) ile takas edilebilir. Tabii isteğe bağlı olarak…”

Yabani Yılbaşı Özel Sayısı için ilginç bir öykü yazdım. Hem nostaljik hem de absürd esintiler taşıyan bu distopik, feminist vampir hikâyesini umarım sizler de seversiniz 😉  Sekizinci sayıda emeği geçen herkese ve illüstrasyon için  Elif Kut’a teşekkürler.

İyi seneler 🙂

* (Maalesef hem internet ortamındaki ön izlemede hem de baskıda öykümün düzeltilmemiş ilk versiyonu kullanılmış. O nedenle üzgünüm. Öykümün tamamını aşağıda yayımlıyorum.)   

I’ve written an usual story for the Special New Year’s Edition of the Yabani magazine. I hope you enjoy this  dystopian, feminist vampire story 😉  Thanks to all team and special thanks to  Elif Kut for the illustration.

Happy New Year 🙂

İNTİKAM-I  ZEVCÂN

Burası terkedilmiş gelinler mezarlığı.  Şehir sakinleri kısaca GELMEZ der bu gömü alanına.  Mezarlığın yola bakan  tarafında  ise kadın barınağının olduğu bina var. Yeni yasaya göre, kırk yaşını dolduran her kadın, eşi tarafından barınağa getirilebilir ve belli bir  bağış  karşılığında sıfır model bir kadın robot (KADRO) ile takas edilebilir. Tabii isteğe bağlı olarak…

İlk aylarda bu işlem, gönüllü genç kadınlar üzerinden gerçekleştiriliyordu. Takasta erkeğin yarı yaşı esas alınmakla birlikte; eğer koca ısrarcı olursa  oran üçte bire kadar indirilebiliyordu. Fakat hormonlu/GDO’lu gıdalar ve chemtrail  uygulamaları sayesinde kısırlığın aşırı derecede artması (baştakiler durumu fark edip önlem almaya çalıştığında çoktan iş işten geçmişti) ve istatistikî olarak kadın cinayetlerinin pik yapması nedeniyle  ülkede zaten  kadınların nüfusu epey azalmış durumda. Üstüne bir de yönetimin çağa ayak uydurma çabaları eklenince,  baştakiler  takasın tamamen robotlar üzerinden yürütülmesi kararını aldı. Medya, her zamanki dilini, üslûbunu ve tutumunu koruyarak günlerce lehte propaganda yaptı; yeni düzenlemenin gerekliliği ve önemini vurguladı. Yasa, sadece pilot uygulamanın  yapıldığı  İstanbul’da  değil, ülke çapında  ilgiyle karşılandı ve umulandan daha çabuk benimsendi. Tabii ilk günlerde, özellikle büyük şehirlerde cılız da olsa bazı protesto sesleri yükselmiş, yürüyüşler, toplantılar v.s.  yapılmaya çalışılmıştı ama isyanlar hemen bastırıldı. Hatta uygulama, Orta Doğu ülkelerinin çoğunda bir moda akımı olma yolunda ilerliyor bile… Kimi zaman üçer eş talebiyle gelen beyler de oluyor barınağa ama stoklar henüz kâfi gelmediği için bu tür siparişler  geri çevriliyor.  Müdür Bey,  geçtiğimiz günlerde resmî  bir açıklama yaptı ve  vatandaşlara, yaklaşık iki yıl içinde sisteme tam geçiş yapılacağının müjdesini verdi.

Barınağa bırakılan  kadınlar, altı ay süreyle burada misafir edilir. Misafirden kasıt; yedirilir, içirilir, giydirilir, yatacak yer verilir ve ayak işleri dahil her tür işe koşturulur. Bu süre zarfında eğer kısmetleri çıkmaz, yakınları da fikir değiştirmezse -ki sadece dört vaka gerçekleşti şimdiye kadar böyle- görevliler,  fizikî durum ve yaşlarına göre onları iki gruba ayırır. Altmış beş yaş ve üzerindekiler bakımevinin hemen yakınlarındaki ormana salınır. “Yaşlı” diye yaftalanan bu dullar, tıpkı kuytu köşelerde ölmeye yatan filler gibi ölümü bekler ormanda. Çoğu zaman kurda kuşa yem olurlar. Barınakta kalanlarsa iğne ile uyutulur, yani yaşamları sona erdirilir. Cesetlerden çıkarılan iç organlar zengin hastalara satılır, az bir kısmı da torpilli ihtiyaç sahiplerine bağışlanır.  Vücutlardaki yağlar kozmetik sektörüne verilir, kalan parçalar gübre olarak değerlendirilir. Kemiklerse bakımevinin yüz metre uzağındaki mezarlığa başlarına uyduruk da olsa birer mezar taşı konmak suretiyle gömülür. Ülkede erkekler için ne böyle bir barınak ne de bir mezarlık var elbette. Bunun lâfının bile edilmesi gıybet olarak değerlendirilir, abesle iştigal sayılır.

Alan memnun, satan memnun olduğu; robotun da memnuniyete ihtiyacı olmadığı için  bu konuda herhangi bir problem yaşanmıyor. Sistem tıkır tıkır işlemekte.  Sıkıntı yok. Yani yoktu… Ta ki yılbaşı gecesine kadar.  Zaten eski yıl biterken garip bir şeylerin olacağını ülkedeki meşhur astrologların neredeyse tümü öngörüyordu ama ne olacağını hiçbiri bilemiyordu.

Tarihe “31 Aralık Vak’ası” olarak geçecek olayların baş müsebbibi, 0109-K1 (bundan sonra kendisinden kısaca K1 olarak bahsedeceğiz) kod adlı kadroydu. Hemcinsleri gibi Çin’de üretilmiş ama türünün son örneklerinden biri olmasına rağmen defolu çıkmıştı.  Normalde kadro mühendisleri sadece aksiyon odaklı çalışırlar. Yani onları, temizlikten yemek pişirmeye, yük kaldırmaktan sekse kadar akla gelebilecek pek çok eylem için programlarlar. Nedendir bilinmez, K1’in imalat aşamasında bir karışıklık olmuş ve hatalı yükleme sonucu devrelerinde bazı insanî özellikler, eylemsel yeteneklerle yer değiştirmiş ve robotcağız gereksiz nitelik ve becerilerle donanmıştı. Örneğin, müzik kulağı olan ve harika keman çalabilen bir kadro, görülmüş, duyulmuş şey değildi.

K1, kendini saçma bir mühendis şakası yahut test amaçlı üretilmiş bir prototip olarak algılarken; asıl lânet, insan kanı içmeye mecbur olduğunu fark etmesiyle ortaya çıktı.  Bu durum, gümrükte beklerken kendisiyle oynamak isteyen nöbetçi memurlardan birinin  kanının tadına “fazlaca” bakması ve onu cennete yollamasıyla sonuçlanmıştı.  K1, o geceden sonra olaydan sıyrılıp izini kaybettirmek ve itaatkâr, gerçek bir kadro gibi görünmek için tüm güç kaynaklarını kullandı.

İşin doğrusu; ne normal bir kadın, ne istenen formatta bir robot  ne de klasik bir vampirdi! Kendini kısaca VAMPKADRO olarak adlandırmak isterdi fakat kısaltmanın çağrıştırdığı anlamlardan uzak olduğuna emindi. Birincisi vamp falan değildi. Tam tersine tuhaf bir masumiyet vardı yüz ifadesinde. Çin porseleni bir bebeği andırıyordu. Ya da genç kız görünümü ve tabiatı olan, olgun yaşta bir kadın gibiydi denebilir. Kadrosal anormallikleri arasında yemek yapamayışı, sürekli erkeğini memnun etme ve ona hizmet etme modunda çalışamaması,  hafızasına sadece güzel kelime ve cümlelerin yüklenmemiş olmasını saymak mümkündü.  Bu ve benzeri defektler onun sonunu hazırlamaya yeter de artardı bile…

K1, barınak merkezine teslim edilmeden önce görüntüsünde bazı ayarlamalar yaptı. Bakışlarındaki gereksiz manayı kamufle etmek için gözlerine makyaj menüsündeki en açık tondaki metalik rengi uyguladı; saçları içinse -pek çok erkeğin korkutucu ya da gelin seçimi açısından itici bulduğuna dair veriler tespit ettiği – ateş kırmızısını tercih etti. Fabrikasyon hâli yeterince büyük olan göğüslerini küçültmek için vücut menüsündeki ayarları minimuma indirdi. Bu düzenlemeler sayesinde, barınağı ziyaret edip de yanlışlıkla ona talip olmaya kalkan birinin eşi olmaktan kurtulma olasılığını yükseltebileceğini biliyordu. Hatta kalçasındaki üretim numarası ve barkodu kazıyıp yerine güzel bir gül dövmesi kondurtmayı da istiyordu ama  sonradan  vazgeçti.  “Günahkâr insan” yaftası yiyebilirdi, belli olmazdı. İnsan olmaya ya da böyle algılanmaya niyeti yoktu. Zaten dövme yaptıracak birine de rast gelmemişti.

Binada, çalışanların neredeyse dokunulmazlığının olduğu iki önemli ünite vardı: Morg ve mutfak. Artık eski moda sulu yemekler yapılmasa da yemek işi ayrı bir maharet istiyordu ve gereken bilgi ve beceriler onun hafızasına yüklenmemişti. Dikkatleri üstüne çekmek istemeyen, üstelik de kan içici bir eleman için morgdan daha iyi bir ofis olamazdı. Bulunmaz bir nimetti bu gerçekten…

Yaklaşık yedi aydır çalışmaktaydı K1. İşe bir tür stajyer formatında başlamıştı. Deneme amaçlı çalıştırılacak barınak kadrolarının arasına seçilmiş; önceleri hemşire ve doktorlara yardım edip ayak işlerini yaparken sonraları kendini morgda bulmuştu. Kadrolardan sorumlu birim onun defektlerini anlarsa mutlaka imha edileceğini bildiği için davranışlarına ve mimiklerine çok dikkat ediyordu. Henüz bedenini robot çöplüğünde ya da bir geri dönüşüm kutusunda bulmak istemiyordu.

Burada bulunduğu sürece barınaktan kaçmaya çalışana, isyan çıkarana hiç rastlamamıştı ama o gelmeden önce birkaç girişim olduğunu ve sorumluların anında derdest edildiğini öğrenmişti. Kadınlar, önceden almış oldukları ve barınakta kendilerine verilen terbiyenin yanı sıra;  beslenme ve etkinlik programı nedeniyle de kaderlerini çoktan kabullenmiş durumdaydılar.  Aralarında çocukları  olanlar  (ki sayıları yok denecek kadar azdı) varsa onlarla önceden vedalaşmış olurlardı. Çok büyük evlâtlar prosedürü olgunlukla benimsemişti zaten.  K1’e göre, şu durumda kadınlar için en iyisi evlenmeyip bekâr kalmak gibi görünse de; “evde kalmış” olarak yaftalanan kadınların başta sosyal hakları olmak üzere zaten sınırlı sayıda olan her tür hakkı o kadar kısıtlanıyor, yuva kurmamış dişiler toplum tarafından her açıdan o kadar dışlanıyordu ki evlenmekten başka çareleri  kalmıyordu çoğu kez.

25 Aralık sabahı şoförsüz bir taksi kapının önünde durduğunda, K1 çöp öğütme ünitesine tıbbi atıkları boşaltıyordu. Aracın içinden yetmiş beş yaş civarında bir çiftin çıktığını gördü. Yanından geçerlerken her ikisiyle de göz göze geldiğinde kadının biraz daha genç olduğunu ya da öyle göründüğünü fark etti. Kurşunî gri renkteki elbisesi, eski moda ve kumaşı eprimiş de olsa şıktı. Aynı renk saçlarını ensesinde topuz yapmıştı. Küçük bir valiz taşıyordu. Neredeyse kel denebilecek kadar saçsız olan adamın ise göğsüne doğru inen, seyrek, beyaz sakalları vardı. Son yılların modası kahverengi bir potvar ve lazer desenli bir içlik giymişti. Üstünde kalitesiz kumaştan dikilmiş, yeni bir palto vardı.

Yasalara göre, nikâhlı erkeklerin eşlerinden ayrılması için onlara üç kere boş ol demeleri yeterlidir. Bu yaşlı adamsa garanti olsun diye, üç kere evde, üç kere yolda, üç kere de barınak görevlilerini şahit tutarak onların huzurunda olmak suretiyle, toplam dokuz kere bu cümleyi söyleyerek, ebedî ve kati bir kurtuluş yolu seçmişti zevcesinden. Kendine bronz tenli, abanoz rengi saçlı bir kadro seçip, geldiği taksiyle alelacele barınaktan ayrıldı.

K1’in sensörleri Kurşunî Kadın’ı ilginç ve dostane biri olarak  algılıyordu. Onda hoşuna giden, yârenlik yapmak isteyeceği bir tavır, bir bilge zarafeti vardı. Kadının mavi bakışları, kâh yerde kâh uzaklardaydı ama hep hüzün doluydu.  Etraftakiler gibi ifadesiz bir yüzle dolaşmadığı için onun bu hâli herkesi rahatsız ediyordu. Çalışanların misafirlerle sohbet etmesi yasak olduğundan, K1 uzun müddet onunla konuşamadı. İki gün sonra punduna getirip konuşmaya çalıştığındaysa gardiyana yakalanmaktan kıl payı kurtuldu ve doğru zamanı beklemeye karar verdi.

30 Aralık gecesi K1, yüksek volümlü, güzel tınılı bir  müzik  duydu. Ses, gardiyanın odasındaki ekrandan geliyordu. Camdan içeri baktığında kimseyi göremedi. Gardiyan ya tuvalete gitmiş ya da nöbetçiyle sohbete dalmıştı.  Çalan müzik, kendisinin haricinde o sırada koridordan geçmekte olan Kurşunî Kadın’ın da dikkatini çekmişti. Ağır adımlarla odanın önüne gelen kadın, yüzünde acı bir tebessümle duvardaki ekrana baktı. Kafasını yavaşça sallayarak bir müddet müziğe tempo tuttuktan sonra da tek lâf etmeden parmaklıklar ardındaki odasına girdi.

K1,  hemen bağlantılarını yoklayıp araştırdı,  ekrandaki görüntünün ve müziğin ne olduğunu öğrendi. Çok eski bir Yeşilçam filmindeki bir düğün sahnesiydi bu. Davetliler, “Kasap Havası” (orijinal versiyonu “Ehe gia panda gia / Sonsuza dek elveda” adında, çok sevilen bir  İstanbul şarkısıydı) denilen  bir beste eşliğinde kadınlı erkekli dans ediyorlardı. Müzik, ağır başlamış, gittikçe hızlanmıştı. Birbirlerinin omuzlarına kollarını atmış durumda dans edenler, yani halay çekenler de bu tempoya ayak uyduruyordu. Eskiden, geleneksel olarak şehrin düğünlerinde mutlaka (genellikle de sonlarına doğru) çalınan  Kasap Havası, uzun yıllardır unutulmuş ve neredeyse hiçbir yerde çalınmaz olmuştu. K1, gardiyanın ayak seslerini duyar duymaz hızla oradan uzaklaştı ve hücreyi andıran minik odasına çekildi.

31 Aralık akşamı, hava kararır kararmaz Kurşunî Kadın ortadan yok oldu. Yılbaşı gecesi barınak çalışanlarının çoğu izinli, geri kalanı da binanın büyük salonunda yemek ve içmekle meşgul olduğu için kadının izini sürmek kimsenin aklına ya da işine gelmiyordu. Hatta gözlerinin önünden eksildiğine sevinmişlerdi bile. Onun nereye gittiğini  bir tek K1 görmüştü. Elbette kimseye ihbar edecek değildi. Karar mekanizmasını çalıştırarak eylemini planladı.

Gece herkes başka şeylerle vakit geçirirken K1 hazırlandı. Katlanabilir şeffaf kemanı ile birkaç parça eşyasını sırt çantasına koyarak ormana gitti. Adını bilmediği Kurşunî  Kadın’ı neredeyse eliyle  koymuş gibi buldu.  Kadının sırtında kirli, siyah bir palto, ayaklarında kenarları aynı renk tüylerle kaplı botlar vardı. Karşısındakinin ne olduğunu, ne yapmaya çalıştığını ilk önce kavrayamayan ve korkan Kurşunî Kadın, kısa süre içinde sakinleşti ve dirayetli bir tavra büründü. Kaybedecek bir şeyi olmadığını bilen, kaderine razı bir insanın sessizliği ve teslimiyeti içinde kanını sundu. Ölüm, kurtuluş olacaktı kendisi için.

Oysa K1’in planında, onun kanını içer içmez kendi kanından vererek kadını dönüştürmek vardı. Böylece farklı türden de olsa yaşlı ve bilge bir dost edinmiş olacaktı. Fakat kanını ona sunmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın yanlış giden bir şeyler vardı, sanki robot bedenindeki kan, bu işe yeterli ya da uygun gelmiyor gibiydi. Ağzı kıpkırmızı bir renk alan ve yorgun düşen kadın, bir müddet sonra ağacın dibine düştü. Olduğu yerden kalkamadı, öylece hareketsiz yattı. Dönüşüm başarısızlıkla sonuçlanmışa benziyordu.

K1, yanında getirdiği kemanın kutusuna uzandı. Yanlış kurbanını hiç olmazsa onun sevdiği müzik eşliğinde uğurlamalıydı. Çenesine dayadığı kemanı bir virtüöz edasıyla çalmaya başladı…

Kasap Havası’nın melodilerini duyan Kurşunî Kadın’ın kısa bir süre sonra göz kapakları hareketlenmeye başladı. İrileşmiş olan gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve aniden açtı. K1 ise bu duruma şaşırma ve sevinme belirtileri gösterdi. Kurbanlıktan kurtulan kadın, onu görmüyormuş gibi davranıyordu.  Sanki kendi dünyasındaydı, uzaklara dalıp gitmişti.  Yavaşça ayağa kalktı ve el çırparak müziğe eşlik etmeye başladı. Topuzunu tutan toka yere düştüğü için kurşunî saçları omuzlarına dökülmüştü ve dolunayın ışığında gümüş gibi parlıyordu. Yanaklarına renk gelmiş, yüzünün kırışıklıkları azalmıştı.  Kimi zaman toprağa bakıyor, kimi zaman da karşısında hayalî bir sevgili olan genç bir kız gibi süzüm süzüm süzülüyordu.  Hem el çırpıyor hem de adımlarıyla eşlik ediyordu müziğe.

Derken, uyutulmuş olanlar bir  bir  mezarlarından çıkmaya başladılar. Etleri alınmış kemikli eller göründü önce. Sonra da tüm iskeletler. Bazı şehir sakinleri şöyle konuşacaktı aralarında yıllar sonra : “İşte o gece ne olduysa, nasıl olduysa oldu; mezarlıktaki tüm gelinler hortladı.  HORDUL (Hortlamış Dullar) Katliamı, sonun başlangıcı oldu!”

İskeletler kocaman, geniş bir halka hâlini aldılar. K1 ortalarında durup keman çalarken Kurşunî Kadın, işaret parmağını bir iskeletin kaburga kemiğine sürterek kanattı ve parmağını önce onun kafatasına, sonra da ağız boşluğuna sürerek birkaç damla kan akıttı. Sırayla, tıpkı kulaktan kulağa oynar gibi yanındaki iskelete bu işlemi uygulamaya başladı ölü gelinler. Birbirlerine kan vermeye başladıkça can da verdiler. Kemikler  ete büründü. Sonra da kollarını birbirlerinin omzuna atarak yavaş yavaş, ahenkle sallanmaya başladılar. Kasap havası gittikçe hızlandı, o hızlandıkça gelinler de hızlandı.

Öfkeyle halay çekmekte olan çıplak gelinleri bu gece çok hareketli bir yılbaşı partisi bekliyordu. Önce barınağa uğrayacaklardı. Orada kafeslerinden salıverilip dönüştürülmeyi bekleyen gelinler ve ortadan kaldırılması gereken görevliler vardı.  Sonra sıra şehrin farklı semtlerde oturan kocalara gelecekti.

Halkayı bozup düz bir çizgi hâlini alarak binaya doğru yollandıklarında, artık hep birlikte sesleriyle de eşlik ediyorlardı müziğe:

“Lay lay laaa la lay lay laaa la lay lay lay lay laaay…”

                                                                                                         

Kasım 2016/İstanbul                                                                                                         

Orkide Ünsür

Yazar Murat S. Dural ile Röportaj / Interview with Writer Murat S. Dural

“Değer taşıyan tek hikâye vardır, o da bedelini sizin ödediğinizdir…”

Murat S. Dural ve Orkide Ünsür

Murat S. Dural & Orkide Ünsür – Photo by  Demokan Atasoy

Hem arkadaş hem de yazar olarak çok kıymet verdiğim Sevgili Murat S. Dural’la FABİSAD tarafından Pera Müzesi’nde düzenlenen 2016 Gio Ödülleri Töreni’nde buluştuk ve kendisinin yazma serüveni üzerine keyifli, samimi bir röportaj yaptık.

İthaki Yayınları’ndan yeni çıkan; birbirinden ilginç, karanlık ve fantastik nitelikli öykülerin  yer aldığı  Kibrit Ev kitabını mutlaka okumanızı öneririm.

 

 – Merhaba Murat, “Kibrit Ev” senin ilk çocuğun. Öncelikle, öykülerini kitap olarak basılı hâlde görmek, kitabını okuyucuların için imzalıyor olmak bir yazar olarak sende ne gibi duygular uyandırdı onu öğrenmek isterim.  Neler hissediyorsun?

 – Hâlâ şaşkınım. Yaşadığım, düşündüğüm, mırıldandığım şeyleri basılı halde insanların elinde görmek hem hoşuma gidiyor hem de tedirgin ediyor. Umarım onlara doğru şekilde ulaşabilir, dokunabilir, düşüncelerimi net olarak aktarabilirim. Onlarla etkileşime geçmek en büyük isteğim. Paylaşımcı, sosyal medyayı seven biriyim.

kibrit-taslak

– Yazarlık  yolculuğundan  kısaca bahseder misin?

– Dönemsel durgunluklar olsa da lise yıllarından itibaren yazmaya başladım. Platonik, kafiyesiz şiirler, gittikçe uzun düz yazılara evrildi. Üniversite yıllarında çok daha bohem, kurgusuz, bilinç akışına dayanan karamsar şeyler yazdım. Üç sene evvel Fantastik ve Bilimkurgu Sanatları Derneği – FABİSAD ile tanıştım. FABİSAD ve Bilgi Üniversitesi Eğitim Programları’nın beraber yaptığı korku, bilimkurgu, fantastik kültür seminerlerine katıldım. Son olarak aynı üniversitede yazar Celil Oker’in altı haftalık “Yaratıcı Yazma Teknikleri” eğitimine gittim. İşin içine daha fazla kurgu girdi, Fabilog benden 12 ay için 12 öykü istedi. İşin içine sipariş girince çok daha konsantre ve düzenli çalışmaya başladım. Ayrıca sosyal medyadaki dostlarımdan öyküler hakkında dönüşler almaya çalıştım. Faydalı bir alıştırmaydı.

– Arkeolog olmak, sana ne gibi bir avantaj sağladı öykülerini yazarken? 

Arkeoloji bilimsel bir branş olarak insanı açan, ruhen çok besleyen, genişleten bir yapıya sahip. Lisans eğitimimde ilerledikçe tarihin beni genişlettiğini gördüm. Kültür hayatımız ile tarih bilinci ayrılmaz bir bütün. Her geçen gün kültürün, sanatın her dalına, insanlara derin bir açlık duyduğumu söyleyebilirim. Bu benim en büyük avantajım oldu, çünkü bu vesileyle yeni şeylere, yeni insanlara, tanışıklıklara, olaylara, öykülere açığım ve buna çok ilgi duyuyorum. Empat bir yönüm var. Bir şey yazarken tüm bu biriktirdiğim şeyler ve insanlar öykülere giriyor. İçim çok kalabalık diyebilirim.  Taslakla başlayan yolculuk farklı yerlerden geçiyor. Açıkçası bir noktadan sonra öyküleri ben değil onlar beni bir yere götürüyor.

– “Yazmasaydım delirirdim” diyenlerden misin? Kendini en iyi ifade ettiğin alanın yazarlık  olduğunu mu düşünüyorsun?

– Deli dolu bir tarafım var. Yazsam da yazmasam da deliyim demek daha doğru sanırım. Oldum olası gündüz gözü rüya gören biriyim. Yazarlık bir tarafa kendimi en iyi ifade eden şeyin arkeoloji, bir arkeolog olmak olduğunu düşünüyorum. Hayata, içindeki şeylere, beni ben yapan yerlere, sevdiğim, ilgi duyduğum oburluğumun kaynağı orası. Hep kazmak, derinlere inmek. Hâlâ neye ilgi duyuyorsam o alanda kazı yaptığımı, bir şeyler aradığımı, keşfetmeye çalıştığımı söyleyebilirim.

 – Neden korku-gerilim türünde yazıyorsun? Seni buna yönelten sebep ya da içgüdüler neler?

– Sanırım hayatımda tekinsizlik ve karanlığı tecrübe edebilecek çok şey yaşadım. Kendi özelimin dışında ülkenin durumu da malum. Düşünen, yorumlayan insanlar için yaşadıklarımıza üzülmemek elde değil. Uzun süredir çektiğim bir uykusuzluk (insomnia) rahatsızlığım var. Askerde tekrarlayınca ve o ortamda gerekli tedbirler alınmadığından, uykusuzluk farklı yorumlandığından üzücü bir şekilde ayaklarımı kaybettim ve engelli (kendini engelletmeyen) bir konuma geçtim. Oralardan bakınca pek çok şeyin ne kadar tekinsiz olduğunu, toplumsal ve kişisel eksikleri daha net görebiliyorsunuz. Ayrıca insanın karanlığını yazması bir anlamda terapi. Korku bazen korkmamak gerektiğini, kendi karanlığınızla nasıl yüzleşip beraber gülebileceğinizi öğretebiliyor insana. Sevdiğim bir atasözü var; “Talihsizlikler meziyeti imtihan eder…” Buna  çok inanıyorum. “Canavar” adlı öykümde Louis Ferdinand Céline’den alıntıladığım bir cümle var; “Değer taşıyan tek hikâye vardır, o da bedelini sizin ödediğinizdir…” Çok doğru…

– Bundan sonra da aynı türde eserler vermeyi mi planlıyorsun? Başka tarz çalışmaların  da  olacak mı?

– Bu serüven başladığında bilimkurgu ve diyar fantazyası tarzında öyküler de yazdım. Gelecekle ilgili tasarımlar, epik, farklı canlıların olduğu kahramanlık hikâyeleri beni her zaman çekmiştir. Tür olarak onlardan da çok keyif alıyorum. Çalışma prensibi olarak tarz fark etmeksizin, aklıma hangi kurgu geliyorsa onu bir taslak olarak muhakkak not ederim. Fikri ve hangi türde olacağını bir paragraf olarak kayıta alırım.  Eğer ikinci kitabın da öykü olması netleşirse elimde hazır, tekinsiz öykülerden oluşan bir dosya daha var. Ama arka arkaya, bir sene geçmeden yeni bir öykü kitabı çıkarmak istemiyorum. Belki iki sene. Roman olursa başka.

murat-dural-1

– Roman yazmaya dair bir hayalin var mı? Öyküyü mü romanı mı tercih edersin?

 – Roman yazmam yönünde ciddi talep var. Bunu ben de istiyorum. Öykücülük hem hoşuma gidiyor hem de bu konuda her gün biraz daha iyiye gittiğimi düşünüyorum. Çalışmak ve devamlılık önemli. Roman çok farklı bir alan. İyi planlamak, çok sabır, çok çalışmak, dağılmamak gerekiyor. Ciddi konsantrasyon lâzım. Öykülerin dokusunu yoğun konsantrasyon ile oluşturduğumdan bunu daha geniş bir alana yaymak, o atmosferi metne zerk etmek daha özel bir çalışma gerektiriyor. Beklediğim bazı gelişmeler var, olursa evet, muhakkak bu yönde çalışacağım.

– Benim de kendimi ekibin bir parçası olarak görmekten mutluluk duyduğum Yabani Dergi’de öykü ve çizgi roman türünde eserlerin yayımlandı ve çok ilgi çekti. Devamının da geleceğini umuyorum. Bu çalışmalar ve ekip hakkında bir şeyler söylemek ister misin?

Yabani Dergi ülkenin en değerli bilimkurgu, fantastik, korku yazar ve çizerlerinin toplandığı, beraber üretip süslediğimiz harika bir sofra. Devrim Kunter’in maddi manevi büyük yüklerin altına girerek oluşturduğu, hepimize yol açtığı bir platform. Türkiye’de bu türlerin gelişimi, bu aileye yeni, genç yeteneklerin katılımı açısından çok büyük önemi, yeri olduğunu düşünüyorum. Uzun süredir dergicilikte gözlemleyemediğimiz netlikte ve sertlikte. Çok takipçisi var ancak dağıtım problemleri yüzünden bulunurluk sorunu yaşıyoruz. Bu da ne yazık ki bizi ve okuyucularımızı etkiliyor. Parçası olmaktan onur duyduğum, büyük keyif aldığım bir oluşum. Ülkemizde sanatın ve sanatçıların, zanaatçıların var olması, bu platformun güçlenmesi için dergiciliğin, Fanzin kültürünün büyümesi, gelişmesi lâzım.

– Belli bir yazma rutinin var mı? Aklına estikçe ya da ilham geldikçe mi yazıyorsun, yoksa disiplinli mi bir şekilde mi?

 – Kitabın editoryal süreci ve çıkışı nedeniyle rutinim aksamış durumda. Her gün muhakkak yazarım. O gün ruhsal durumum nasılsa ona göre bir taslak ya da belirginleşmiş öykülerin üzerinden geçer, eklemeler yaparım. Her öykümün bir müziği vardır. Yazarken sadece ona uygun olduğunu düşündüğüm o atmosferi veririm. Disiplin ve çalışma şart. Yazma alışkanlığı düşünme alışkanlığının devamı gibi. Sistematik. Bir futbol takımı gibi sahaya çıkıp o öyküyü yazmanız için her gün idman yapmanız lâzım. Performansı etkilediğini düşünüyorum. Aklıma gelen fikirleri ne olursa olsun muhakkak bir taslak olarak kaydediyor ve beklemeye alıyorum. Zamanı gelince o öyküye yoğunlaşıyorum. Fikir, yani o ilk düşünce çok önemli. İster o an çok parlak bir fikir gibi gelsin ya da parlak değilmiş gibi, ilerde nerede nasıl kullanacağınızı bilemezsiniz. Kimi zaman fikir hiç düşünmediğiniz bir anda bitmeyen bir bulmacanın o eksik parçası olarak cuk diye yerine oturabilir.

– İlk kitabını yazacak olan yazarlara ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersin? Neleri yapsınlar, neleri yapmasınlar?

– Düşünmekten, yazmaktan, üretmekten, okumaktan, hayal kurmaktan, sabretmekten, atıllığa direnmekten asla vazgeçmesinler. Yetenekli, özel kavramlarını kesinlikle unutsunlar.  Özgünlüklerini çekinmeden ortaya koysunlar. İnsan kendi içindeyken tüm mırıltılarının saçma, gereksiz olduğunu düşünebiliyor. Düşünmek her şeyin başı. Ne yapıyorsak düşünceden doğuyor. Pozitif bir tutkuyla arzu etmek lâzım. Hep söylediğim gibi “Vazgeçersek kaybederiz, ancak BİZ vazgeçersek kaybederiz…” Kendimize taktığımız çelmelerden daha üzücü bir şey yok. Hayatımız bunlar ve “keşke yapsaydım, keşke o çelme olmasaydı” serzenişleriyle dolu.

– Yeni eserlerini okumayı, kitaplarınla buluşmayı sadece ben değil, eminim tüm okuyucuların ve sevenlerin şimdiden sabırsızlıkla bekliyordur. Bu güzel sohbet için çok teşekkürler.

 – Ben teşekkür ederim. İlgiyle takip ettiğim Lemur Dergi’de olmak, seninle sohbet etmek onur verici. “Kâbus Kapan” adlı öykümde yazdığım gibi aydınlık için karanlığı, özellikle kendi karanlığımızı tanımalıyız. “Mumun ışığını anlamlı kılan o karanlıktır. Tam da o aydınlattığı karanlıktır…” dedi. “Kapıyı aç ve karanlığa bak…” “Mum musun, karanlık mı?..” go%cc%88rsel-1

 

  Orkide Ünsür

Röportajı Lemur Dergi Aralık 2016 sayısından da okuyabilirsiniz.

 

 

 

 

“Ruhsuz Adam” 2. Bölüm / “The Soulless Man” Part 2

lemur-ruhsuz-adam2

Ruhsuz Adam adlı öykümün 2. bölümü, Lemur dergisinin kasım sayısında yayımlandı.

Dergiye şuradan ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar 😉

lemur-kasim

My story The Soulless Man (Part 2) is published by Lemur (culture, art & literature magazine).

You may find the November issue here.

Have a nice reading 😉

 

%d bloggers like this: