Category Archives: Writing

Neden Korku Okuruz? / Why We Read Horror?

KURŞUN KALEM edebiyat dergisinin 45. sayısında yer alan “Sanatta Korku” dosyası için Sevgili Zeynep Çolakoğlu, “Neden Korku Okuruz?” diye sordu; ben de konuyla ilgili küçük bir yazı yazdım.

 

I wrote an article  about “Horror in Art” for KURŞUN KALEM literature magazine’s 45th edition: Why We Read Horror?

Advertisements

“Genre Summit” Workshop

I attended the “Genre Summit 3” online horror workshop (April 24th-April 27th). It was very helpful, enjoyable and motivating indeed 😉

The Genre Summit is the first ever platform to focus on horror film production. The workshops presented by horror directors, producers, screenwriters and other experts.

Many thanks to the founder & the host of the Genre Summit, Shant Yegparian and all the horror film professionals who shared their knowledge and experience with us.

“EX 209” Lemur Dergisinde “EX 209” is on Lemur

Lemur dergisinin 1.yıl özel sayısında ben de EX 209 adlı öykümle yer alıyorum. Derginin Nisan sayısına şuradan ulaşabilirsiniz. İyi okumalar 😉

 

My story EX 209 is published by Lemur (culture, art & literature magazine). You may find the April issue here.

Rabarba Dergisindeki Yazım / My Article On Rabarba Movie Magazine

Sinema Dergisi Rabarba Şenlik‘in 2. sayısında yer alan “Sinemanın Kadınları” dosyası için ben de Türkân Şoray hakkında bir yazı yazdım. Yazının orijinal versiyonunu (writer’s cut 😉 ) buradan okuyabilirsiniz:

SULTANLIĞI DA SİNEMA EMEKÇİLİĞİNİ DE AYNI POTADA ERİTMEYİ BECEREBİLEN BİR KADIN : TÜRKÂN ŞORAY

Türkân Şoray, dillere destan güzelliğinin, kimselere benzemeyen karizmasının, yıllardır eksilmeyen şöhretinin,  her yaptığını kendine yakıştırmayı bilen, her hâliyle gönülleri fetheden bir kadın olmasının ötesinde; sinemaya sevdalanıp ömrünü adamış, gerçek bir Yeşilçam emekçisi.

Oynadığı ilk film “Köyde Bir Kız Sevdim”in yönetmeni ve sinemamızın en önemli yapımcılarından biri olan Türker İnanoğlu’nun ifadelerine şöyle bir göz atacak olursak; o günlerde kimsenin tanımadığı sıradan bir kızın kaderinin nasıl çizileceğini tahmin edebiliriz:

Emel Yıldız sete çok güzel bir genç kızla birlikte geldi. 15-16 yaşında bir genç kız. Kara gözlüydü, üzerinde yeşil bir manto vardı. Bir kenara oturdu etrafına bakınarak. İnsanın yüreğinin içine dalan bakışları vardı. Müthiş güzeldi. O ana kadar sinemaya böyle bir güzel gelmemişti.

Biraz ışık ve kamera acemiliği çekti ama oyun acemiliği çekmedi. Ne söylesek yapıyordu. Kameranın önünde nerede duracağını, nereden ışık alacağını, bir tokat yeme sahnesinde başını nasıl sola düşüreceğini acemiliğine rağmen anında öğrendi.”

Zekâsı, algı gücü ve doğuştan gelen oyunculuk yeteneği, onun yıllar boyunca her rolün altından başarıyla kalkmasına sebep olur. Kamera çalıştığı anda  tıpkı bir bukalemun gibi  değişir, rolünü bir eldiven gibi o  utangaç, kırılgan tabiatının üzerine geçirir. Köylü kadından pavyon şarkıcısına, hâkimden ev hanımına, femme fatale’den masum genç kıza, hatta hayaletten yılana kadar  her tür rolü doğallık ve ustalıkla beyaz perdeye taşımayı bilir.  Film çekimlerinde kimi zaman sahne bozulmasın diye tezek yutmak; kimi zaman attan düşüp ölümden dönerek kırk gün kımıldamadan yatmak zorunda kalır.  En büyük şansı ise daima iyi yönetmenlerle çalışmış olmasıdır. Örneğin, Lütfi Akad’dan öğrenmiş olduğu ve yönetmenlerin çok sevdiği “gözleriyle oynamak” kavramı, onun tüm meslek yaşantısı boyunca rehberi; hatta gözlerine yapılacak nice övgülerin, yazılacak şiirlerin ve şarkıların çıkış noktasını oluşturacaktır.

Şimdi sokağa çıksam ve yolda rastladığım bir  kişiye,  “Türk Sineması deyince aklınıza gelen isimleri sayın” desem,  adı ilk sıralarda anılacak bir sanatçıdır Türkân Şoray. Bunda yalnızca  star  olmasının  veya  ona yakıştırılan sultan lâkabının değil; sinemaya emek ve gönül vermiş,  onunla bütünleşmiş olmasının, kazandığı onca ödüle ve başarıya rağmen hep mütevazı kalabilmesinin, sabırlı, kaprissiz, zarif, sevecen bir insan olmasının da rolü vardır kanaatimce.  Hatta kimi yapımcı ve yönetmenlerin pek hoşuna gitmeyen “Türkan Şoray Kanunları” nın da…

Başka oyuncuların kamera arkasına geçmesi fazla bir gürültü koparmadığı hâlde, o güne kadar 160 civarı filmde oynamış olan Türkân Şoray’ın yönetmenlik sevdası sinema çevresi ve basında olay yaratır. 1972’de çektiği,  “İlk ve son rejisörlük denemem olacak” dediği “Dönüş” filminin setiyle ilgili anılarında ilginç, hüzün verici detaylara rastlarız. Örneğin  kendisine yardımcı olarak gelmesini istediği bazı arkadaşlarının meslek haysiyetlerine yediremeyerek  bu isteğini geri çevirdikleri, Yılmaz Güney’in asistanı Şerif Gören’in geldiği,  yine de “alay ederler, yardım istiyor” derler korkusuyla kimselere bir şey danışamadığı;  hatta ağlayıp bayılması gereken sahnelerde bile kendisinin “Motor” ve “Stop” komutlarını vermesi gibi…

1973’te Azap, 1977’de Bodrum Hâkimi filmlerinin yönetmenliğini yapar.  Aynı yıl sanatçı arkadaşlarıyla birlikte sansürü protesto etmek için İstanbul’dan Ankara’ya düzenlenen  protesto yürüyüşüne  ön saflarda katılır ve onları temsilen Anıtkabir Defteri’ne protesto cümleleri yazar.

1981’de ise iddialı bir prodüksiyon olan  Yaşar Kemal’in  “Yılanı Öldürseler” romanını,  kolektif çalışma yaratabilecek nitelikte, güçlü bir ekiple çeker. Çok sevdiği kızı Yağmur Ünal’ın yapımcılığını üstlendiği “Uzaklarda Arama” filmini çekmek içinse aradan 24 yılın geçmesi gerekmiştir.  Bir sinema söyleşisinde ifade ettiği gibi; sadece ülkemizde değil tüm dünyada kadına yönelik yaş ayrımcılığından o da nasibini almakta ve kendisine senaryo gelmemektedir.  Aynı yaşta bir erkek oyuncu aşk filminde oynayabilirken kadın oyuncular için  bu tip roller yazılmamaktadır. Sinemaya dair bundan sonra en fazla yapmak istediği şeyse yönetmenliktir.

Sinemamızın ve gönüllerimizin sultanı Türkân Şoray’ın bu ünvanı sonsuza dek taşıyacağını ve tacını kimsenin devralamayacağını düşünenlerdenim. Dilerim, hem oyuncu hem de yönetmen olarak daha pek çok filme adını yazdırır ve sinema tutkusunu asla kaybetmez.

 

Orkide Ünsür

Yönetmen & Yazar

www.orkideunsur.com

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Giovanni Scognamillo, Bay Sinema: Türker İnanoğlu

Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Metis Yayınları

Türkân Şoray Dönüş’ü Anlatıyor, Yedinci Sanat Sayı 2, Nisan 1973

Türkân Şoray, Sinemam ve Ben, NTV Yayınları

 Eyüp Tatlıpınar, A’dan Z’ye Türkân Şoray Olmak, Akşam Gazetesi 

Yeşim Tabak’ın moderatörlüğünü yaptığı söyleşi, Mithat Alam Film Merkezi, 2 Aralık 2010

Bahar Çuhadar, Radikal, 8 Nisan 2013

 

Aşkın Karanlık Yüzü / The Dark Side of Love

askin-karanlik-yuzu-on-kapak-yuksek

İthaki Yayınlarından, Yankı Enki’nin  editörlüğünde  çıkan  Aşkın Karanlık Yüzü – 14 Şubat İçin 14 Yazardan 14 Karanlık Öykü  adlı kitabımız  3 Şubat’ta  okuyucularla buluştu.

Hem proje yönetmeni hem de yazarlarından biri olmaktan mutluluk ve gurur duyduğum bu kitap, birbirinden yetenekli ve kıymetli yazar arkadaşlarımla ortak bir çalışma yürüterek oluşturduğumuz ve  tarzı, türü, antololojik niteliği göz önüne alındığında özgün, özel bir eser.

Yakın zamanda aramızdan ayrılan; ancak çalışmaları ve bıraktığı eserlerle bizlerin daima ilham kaynağı olan, kıymetli büyüğümüz ve üstadımız Sayın Giovanni Scognamillo’ya ithaf ettiğimiz kitabımızın yabancı dillere çevrildiği takdirde Türkiye’nin yanı sıra; dünyanın pek çok ülkesinde de ilgi göreceğine inanıyoruz.

Aşkın Karanlık Yüzü’nün Facebook Sayfası’na buradan ulaşabilirsiniz.

Herkese iyi okumalar dileğiyle 😉

Sinopsis: 14 Şubat Sevgililer Günü: Kimilerinin kâbusu, kimilerinin rüyası; bazı ilişkilerin başlangıcı, bazılarının sonu; mutlu çiftlerin hediye telaşı, mutsuz çiftlerin baş belası; yalnızların hüznü, kalabalıkların coşkusu. Ve hiç umurunda değilmiş gibi davrananları bile hayattan bezdiren, adeta zorunlu bir bayram kutlaması…

Demokan Atasoy, Alper Kaya, Mehmet Berk Yaltırık, Göktuğ Canbaba, Işın Beril Tetik, Hakan Bıçakcı, Galip Dursun, Orkide Ünsür, Murat Baykan, Özlem Ertan, Murat Başekim, Gülbike Berkkam, Uğur Batı, Murat S. Dural’ın elinden çıkan Sevgililer Günü öyküleri, sadece 14 Şubat’ta değil; yılın herhangi bir zamanında aşkın karanlık yüzü ile tanışmak isteyen herkesi tekinsiz bir randevuya davet ediyor.

THE DARK SIDE OF LOVE 

14 Writers, 14 Dark Love Stories For Valentine’s Day  * 

(Project Director: Orkide Ünsür) 

kitabimizin-yazarlari

Synopsis: For some, it is the most romantic day of the year. St. Valentine’s means excitement, butterflies in your stomach when you think about your significant other and when you hear that special song on the radio it makes you grin ear to ear… But for others it seems like a shopping frenzy and a compulsary celebration all over. Lonely are blue in a possesed crowd with crimson hearts all around.

Our 14 Valentine’s Day stories invites everyone who would like to meet The Dark Side of Love for an uncanny date. We will give you our hearts… Literally!

(Thanks to Demokan Atasoy for the translation of our book’s synopsis. )

The book is only available in Turkish for now.

“İntikam-ı Zevcân” Yabani Dergide / “Revenge of the Brides” is on Yabani

yabani-yilbasi-ozel

* “Burası terkedilmiş gelinler mezarlığı.  Şehir sakinleri kısaca GELMEZ der bu gömü alanına.  Mezarlığın yola bakan  tarafında  ise kadın barınağının olduğu bina var. Yeni yasaya göre, kırk yaşını dolduran her kadın, eşi tarafından barınağa getirilebilir ve belli bir bağış karşılığında sıfır model bir kadın robot (KADRO) ile takas edilebilir. Tabii isteğe bağlı olarak…”

Yabani Yılbaşı Özel Sayısı için ilginç bir öykü yazdım. Hem nostaljik hem de absürd esintiler taşıyan bu distopik, feminist vampir hikâyesini umarım sizler de seversiniz 😉  Sekizinci sayıda emeği geçen herkese ve illüstrasyon için  Elif Kut’a teşekkürler.

İyi seneler 🙂

* (Maalesef hem internet ortamındaki ön izlemede hem de baskıda öykümün düzeltilmemiş ilk versiyonu kullanılmış. O nedenle üzgünüm. Öykümün tamamını aşağıda yayımlıyorum.)   

I’ve written an usual story for the Special New Year’s Edition of the Yabani magazine. I hope you enjoy this  dystopian, feminist vampire story 😉  Thanks to all team and special thanks to  Elif Kut for the illustration.

Happy New Year 🙂

İNTİKAM-I  ZEVCÂN

Burası terkedilmiş gelinler mezarlığı.  Şehir sakinleri kısaca GELMEZ der bu gömü alanına.  Mezarlığın yola bakan  tarafında  ise kadın barınağının olduğu bina var. Yeni yasaya göre, kırk yaşını dolduran her kadın, eşi tarafından barınağa getirilebilir ve belli bir  bağış  karşılığında sıfır model bir kadın robot (KADRO) ile takas edilebilir. Tabii isteğe bağlı olarak…

İlk aylarda bu işlem, gönüllü genç kadınlar üzerinden gerçekleştiriliyordu. Takasta erkeğin yarı yaşı esas alınmakla birlikte; eğer koca ısrarcı olursa  oran üçte bire kadar indirilebiliyordu. Fakat hormonlu/GDO’lu gıdalar ve chemtrail  uygulamaları sayesinde kısırlığın aşırı derecede artması (baştakiler durumu fark edip önlem almaya çalıştığında çoktan iş işten geçmişti) ve istatistikî olarak kadın cinayetlerinin pik yapması nedeniyle  ülkede zaten  kadınların nüfusu epey azalmış durumda. Üstüne bir de yönetimin çağa ayak uydurma çabaları eklenince,  baştakiler  takasın tamamen robotlar üzerinden yürütülmesi kararını aldı. Medya, her zamanki dilini, üslûbunu ve tutumunu koruyarak günlerce lehte propaganda yaptı; yeni düzenlemenin gerekliliği ve önemini vurguladı. Yasa, sadece pilot uygulamanın  yapıldığı  İstanbul’da  değil, ülke çapında  ilgiyle karşılandı ve umulandan daha çabuk benimsendi. Tabii ilk günlerde, özellikle büyük şehirlerde cılız da olsa bazı protesto sesleri yükselmiş, yürüyüşler, toplantılar v.s.  yapılmaya çalışılmıştı ama isyanlar hemen bastırıldı. Hatta uygulama, Orta Doğu ülkelerinin çoğunda bir moda akımı olma yolunda ilerliyor bile… Kimi zaman üçer eş talebiyle gelen beyler de oluyor barınağa ama stoklar henüz kâfi gelmediği için bu tür siparişler  geri çevriliyor.  Müdür Bey,  geçtiğimiz günlerde resmî  bir açıklama yaptı ve  vatandaşlara, yaklaşık iki yıl içinde sisteme tam geçiş yapılacağının müjdesini verdi.

Barınağa bırakılan  kadınlar, altı ay süreyle burada misafir edilir. Misafirden kasıt; yedirilir, içirilir, giydirilir, yatacak yer verilir ve ayak işleri dahil her tür işe koşturulur. Bu süre zarfında eğer kısmetleri çıkmaz, yakınları da fikir değiştirmezse -ki sadece dört vaka gerçekleşti şimdiye kadar böyle- görevliler,  fizikî durum ve yaşlarına göre onları iki gruba ayırır. Altmış beş yaş ve üzerindekiler bakımevinin hemen yakınlarındaki ormana salınır. “Yaşlı” diye yaftalanan bu dullar, tıpkı kuytu köşelerde ölmeye yatan filler gibi ölümü bekler ormanda. Çoğu zaman kurda kuşa yem olurlar. Barınakta kalanlarsa iğne ile uyutulur, yani yaşamları sona erdirilir. Cesetlerden çıkarılan iç organlar zengin hastalara satılır, az bir kısmı da torpilli ihtiyaç sahiplerine bağışlanır.  Vücutlardaki yağlar kozmetik sektörüne verilir, kalan parçalar gübre olarak değerlendirilir. Kemiklerse bakımevinin yüz metre uzağındaki mezarlığa başlarına uyduruk da olsa birer mezar taşı konmak suretiyle gömülür. Ülkede erkekler için ne böyle bir barınak ne de bir mezarlık var elbette. Bunun lâfının bile edilmesi gıybet olarak değerlendirilir, abesle iştigal sayılır.

Alan memnun, satan memnun olduğu; robotun da memnuniyete ihtiyacı olmadığı için  bu konuda herhangi bir problem yaşanmıyor. Sistem tıkır tıkır işlemekte.  Sıkıntı yok. Yani yoktu… Ta ki yılbaşı gecesine kadar.  Zaten eski yıl biterken garip bir şeylerin olacağını ülkedeki meşhur astrologların neredeyse tümü öngörüyordu ama ne olacağını hiçbiri bilemiyordu.

Tarihe “31 Aralık Vak’ası” olarak geçecek olayların baş müsebbibi, 0109-K1 (bundan sonra kendisinden kısaca K1 olarak bahsedeceğiz) kod adlı kadroydu. Hemcinsleri gibi Çin’de üretilmiş ama türünün son örneklerinden biri olmasına rağmen defolu çıkmıştı.  Normalde kadro mühendisleri sadece aksiyon odaklı çalışırlar. Yani onları, temizlikten yemek pişirmeye, yük kaldırmaktan sekse kadar akla gelebilecek pek çok eylem için programlarlar. Nedendir bilinmez, K1’in imalat aşamasında bir karışıklık olmuş ve hatalı yükleme sonucu devrelerinde bazı insanî özellikler, eylemsel yeteneklerle yer değiştirmiş ve robotcağız gereksiz nitelik ve becerilerle donanmıştı. Örneğin, müzik kulağı olan ve harika keman çalabilen bir kadro, görülmüş, duyulmuş şey değildi.

K1, kendini saçma bir mühendis şakası yahut test amaçlı üretilmiş bir prototip olarak algılarken; asıl lânet, insan kanı içmeye mecbur olduğunu fark etmesiyle ortaya çıktı.  Bu durum, gümrükte beklerken kendisiyle oynamak isteyen nöbetçi memurlardan birinin  kanının tadına “fazlaca” bakması ve onu cennete yollamasıyla sonuçlanmıştı.  K1, o geceden sonra olaydan sıyrılıp izini kaybettirmek ve itaatkâr, gerçek bir kadro gibi görünmek için tüm güç kaynaklarını kullandı.

İşin doğrusu; ne normal bir kadın, ne istenen formatta bir robot  ne de klasik bir vampirdi! Kendini kısaca VAMPKADRO olarak adlandırmak isterdi fakat kısaltmanın çağrıştırdığı anlamlardan uzak olduğuna emindi. Birincisi vamp falan değildi. Tam tersine tuhaf bir masumiyet vardı yüz ifadesinde. Çin porseleni bir bebeği andırıyordu. Ya da genç kız görünümü ve tabiatı olan, olgun yaşta bir kadın gibiydi denebilir. Kadrosal anormallikleri arasında yemek yapamayışı, sürekli erkeğini memnun etme ve ona hizmet etme modunda çalışamaması,  hafızasına sadece güzel kelime ve cümlelerin yüklenmemiş olmasını saymak mümkündü.  Bu ve benzeri defektler onun sonunu hazırlamaya yeter de artardı bile…

K1, barınak merkezine teslim edilmeden önce görüntüsünde bazı ayarlamalar yaptı. Bakışlarındaki gereksiz manayı kamufle etmek için gözlerine makyaj menüsündeki en açık tondaki metalik rengi uyguladı; saçları içinse -pek çok erkeğin korkutucu ya da gelin seçimi açısından itici bulduğuna dair veriler tespit ettiği – ateş kırmızısını tercih etti. Fabrikasyon hâli yeterince büyük olan göğüslerini küçültmek için vücut menüsündeki ayarları minimuma indirdi. Bu düzenlemeler sayesinde, barınağı ziyaret edip de yanlışlıkla ona talip olmaya kalkan birinin eşi olmaktan kurtulma olasılığını yükseltebileceğini biliyordu. Hatta kalçasındaki üretim numarası ve barkodu kazıyıp yerine güzel bir gül dövmesi kondurtmayı da istiyordu ama  sonradan  vazgeçti.  “Günahkâr insan” yaftası yiyebilirdi, belli olmazdı. İnsan olmaya ya da böyle algılanmaya niyeti yoktu. Zaten dövme yaptıracak birine de rast gelmemişti.

Binada, çalışanların neredeyse dokunulmazlığının olduğu iki önemli ünite vardı: Morg ve mutfak. Artık eski moda sulu yemekler yapılmasa da yemek işi ayrı bir maharet istiyordu ve gereken bilgi ve beceriler onun hafızasına yüklenmemişti. Dikkatleri üstüne çekmek istemeyen, üstelik de kan içici bir eleman için morgdan daha iyi bir ofis olamazdı. Bulunmaz bir nimetti bu gerçekten…

Yaklaşık yedi aydır çalışmaktaydı K1. İşe bir tür stajyer formatında başlamıştı. Deneme amaçlı çalıştırılacak barınak kadrolarının arasına seçilmiş; önceleri hemşire ve doktorlara yardım edip ayak işlerini yaparken sonraları kendini morgda bulmuştu. Kadrolardan sorumlu birim onun defektlerini anlarsa mutlaka imha edileceğini bildiği için davranışlarına ve mimiklerine çok dikkat ediyordu. Henüz bedenini robot çöplüğünde ya da bir geri dönüşüm kutusunda bulmak istemiyordu.

Burada bulunduğu sürece barınaktan kaçmaya çalışana, isyan çıkarana hiç rastlamamıştı ama o gelmeden önce birkaç girişim olduğunu ve sorumluların anında derdest edildiğini öğrenmişti. Kadınlar, önceden almış oldukları ve barınakta kendilerine verilen terbiyenin yanı sıra;  beslenme ve etkinlik programı nedeniyle de kaderlerini çoktan kabullenmiş durumdaydılar.  Aralarında çocukları  olanlar  (ki sayıları yok denecek kadar azdı) varsa onlarla önceden vedalaşmış olurlardı. Çok büyük evlâtlar prosedürü olgunlukla benimsemişti zaten.  K1’e göre, şu durumda kadınlar için en iyisi evlenmeyip bekâr kalmak gibi görünse de; “evde kalmış” olarak yaftalanan kadınların başta sosyal hakları olmak üzere zaten sınırlı sayıda olan her tür hakkı o kadar kısıtlanıyor, yuva kurmamış dişiler toplum tarafından her açıdan o kadar dışlanıyordu ki evlenmekten başka çareleri  kalmıyordu çoğu kez.

25 Aralık sabahı şoförsüz bir taksi kapının önünde durduğunda, K1 çöp öğütme ünitesine tıbbi atıkları boşaltıyordu. Aracın içinden yetmiş beş yaş civarında bir çiftin çıktığını gördü. Yanından geçerlerken her ikisiyle de göz göze geldiğinde kadının biraz daha genç olduğunu ya da öyle göründüğünü fark etti. Kurşunî gri renkteki elbisesi, eski moda ve kumaşı eprimiş de olsa şıktı. Aynı renk saçlarını ensesinde topuz yapmıştı. Küçük bir valiz taşıyordu. Neredeyse kel denebilecek kadar saçsız olan adamın ise göğsüne doğru inen, seyrek, beyaz sakalları vardı. Son yılların modası kahverengi bir potvar ve lazer desenli bir içlik giymişti. Üstünde kalitesiz kumaştan dikilmiş, yeni bir palto vardı.

Yasalara göre, nikâhlı erkeklerin eşlerinden ayrılması için onlara üç kere boş ol demeleri yeterlidir. Bu yaşlı adamsa garanti olsun diye, üç kere evde, üç kere yolda, üç kere de barınak görevlilerini şahit tutarak onların huzurunda olmak suretiyle, toplam dokuz kere bu cümleyi söyleyerek, ebedî ve kati bir kurtuluş yolu seçmişti zevcesinden. Kendine bronz tenli, abanoz rengi saçlı bir kadro seçip, geldiği taksiyle alelacele barınaktan ayrıldı.

K1’in sensörleri Kurşunî Kadın’ı ilginç ve dostane biri olarak  algılıyordu. Onda hoşuna giden, yârenlik yapmak isteyeceği bir tavır, bir bilge zarafeti vardı. Kadının mavi bakışları, kâh yerde kâh uzaklardaydı ama hep hüzün doluydu.  Etraftakiler gibi ifadesiz bir yüzle dolaşmadığı için onun bu hâli herkesi rahatsız ediyordu. Çalışanların misafirlerle sohbet etmesi yasak olduğundan, K1 uzun müddet onunla konuşamadı. İki gün sonra punduna getirip konuşmaya çalıştığındaysa gardiyana yakalanmaktan kıl payı kurtuldu ve doğru zamanı beklemeye karar verdi.

30 Aralık gecesi K1, yüksek volümlü, güzel tınılı bir  müzik  duydu. Ses, gardiyanın odasındaki ekrandan geliyordu. Camdan içeri baktığında kimseyi göremedi. Gardiyan ya tuvalete gitmiş ya da nöbetçiyle sohbete dalmıştı.  Çalan müzik, kendisinin haricinde o sırada koridordan geçmekte olan Kurşunî Kadın’ın da dikkatini çekmişti. Ağır adımlarla odanın önüne gelen kadın, yüzünde acı bir tebessümle duvardaki ekrana baktı. Kafasını yavaşça sallayarak bir müddet müziğe tempo tuttuktan sonra da tek lâf etmeden parmaklıklar ardındaki odasına girdi.

K1,  hemen bağlantılarını yoklayıp araştırdı,  ekrandaki görüntünün ve müziğin ne olduğunu öğrendi. Çok eski bir Yeşilçam filmindeki bir düğün sahnesiydi bu. Davetliler, “Kasap Havası” (orijinal versiyonu “Ehe gia panda gia / Sonsuza dek elveda” adında, çok sevilen bir  İstanbul şarkısıydı) denilen  bir beste eşliğinde kadınlı erkekli dans ediyorlardı. Müzik, ağır başlamış, gittikçe hızlanmıştı. Birbirlerinin omuzlarına kollarını atmış durumda dans edenler, yani halay çekenler de bu tempoya ayak uyduruyordu. Eskiden, geleneksel olarak şehrin düğünlerinde mutlaka (genellikle de sonlarına doğru) çalınan  Kasap Havası, uzun yıllardır unutulmuş ve neredeyse hiçbir yerde çalınmaz olmuştu. K1, gardiyanın ayak seslerini duyar duymaz hızla oradan uzaklaştı ve hücreyi andıran minik odasına çekildi.

31 Aralık akşamı, hava kararır kararmaz Kurşunî Kadın ortadan yok oldu. Yılbaşı gecesi barınak çalışanlarının çoğu izinli, geri kalanı da binanın büyük salonunda yemek ve içmekle meşgul olduğu için kadının izini sürmek kimsenin aklına ya da işine gelmiyordu. Hatta gözlerinin önünden eksildiğine sevinmişlerdi bile. Onun nereye gittiğini  bir tek K1 görmüştü. Elbette kimseye ihbar edecek değildi. Karar mekanizmasını çalıştırarak eylemini planladı.

Gece herkes başka şeylerle vakit geçirirken K1 hazırlandı. Katlanabilir şeffaf kemanı ile birkaç parça eşyasını sırt çantasına koyarak ormana gitti. Adını bilmediği Kurşunî  Kadın’ı neredeyse eliyle  koymuş gibi buldu.  Kadının sırtında kirli, siyah bir palto, ayaklarında kenarları aynı renk tüylerle kaplı botlar vardı. Karşısındakinin ne olduğunu, ne yapmaya çalıştığını ilk önce kavrayamayan ve korkan Kurşunî Kadın, kısa süre içinde sakinleşti ve dirayetli bir tavra büründü. Kaybedecek bir şeyi olmadığını bilen, kaderine razı bir insanın sessizliği ve teslimiyeti içinde kanını sundu. Ölüm, kurtuluş olacaktı kendisi için.

Oysa K1’in planında, onun kanını içer içmez kendi kanından vererek kadını dönüştürmek vardı. Böylece farklı türden de olsa yaşlı ve bilge bir dost edinmiş olacaktı. Fakat kanını ona sunmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın yanlış giden bir şeyler vardı, sanki robot bedenindeki kan, bu işe yeterli ya da uygun gelmiyor gibiydi. Ağzı kıpkırmızı bir renk alan ve yorgun düşen kadın, bir müddet sonra ağacın dibine düştü. Olduğu yerden kalkamadı, öylece hareketsiz yattı. Dönüşüm başarısızlıkla sonuçlanmışa benziyordu.

K1, yanında getirdiği kemanın kutusuna uzandı. Yanlış kurbanını hiç olmazsa onun sevdiği müzik eşliğinde uğurlamalıydı. Çenesine dayadığı kemanı bir virtüöz edasıyla çalmaya başladı…

Kasap Havası’nın melodilerini duyan Kurşunî Kadın’ın kısa bir süre sonra göz kapakları hareketlenmeye başladı. İrileşmiş olan gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve aniden açtı. K1 ise bu duruma şaşırma ve sevinme belirtileri gösterdi. Kurbanlıktan kurtulan kadın, onu görmüyormuş gibi davranıyordu.  Sanki kendi dünyasındaydı, uzaklara dalıp gitmişti.  Yavaşça ayağa kalktı ve el çırparak müziğe eşlik etmeye başladı. Topuzunu tutan toka yere düştüğü için kurşunî saçları omuzlarına dökülmüştü ve dolunayın ışığında gümüş gibi parlıyordu. Yanaklarına renk gelmiş, yüzünün kırışıklıkları azalmıştı.  Kimi zaman toprağa bakıyor, kimi zaman da karşısında hayalî bir sevgili olan genç bir kız gibi süzüm süzüm süzülüyordu.  Hem el çırpıyor hem de adımlarıyla eşlik ediyordu müziğe.

Derken, uyutulmuş olanlar bir  bir  mezarlarından çıkmaya başladılar. Etleri alınmış kemikli eller göründü önce. Sonra da tüm iskeletler. Bazı şehir sakinleri şöyle konuşacaktı aralarında yıllar sonra : “İşte o gece ne olduysa, nasıl olduysa oldu; mezarlıktaki tüm gelinler hortladı.  HORDUL (Hortlamış Dullar) Katliamı, sonun başlangıcı oldu!”

İskeletler kocaman, geniş bir halka hâlini aldılar. K1 ortalarında durup keman çalarken Kurşunî Kadın, işaret parmağını bir iskeletin kaburga kemiğine sürterek kanattı ve parmağını önce onun kafatasına, sonra da ağız boşluğuna sürerek birkaç damla kan akıttı. Sırayla, tıpkı kulaktan kulağa oynar gibi yanındaki iskelete bu işlemi uygulamaya başladı ölü gelinler. Birbirlerine kan vermeye başladıkça can da verdiler. Kemikler  ete büründü. Sonra da kollarını birbirlerinin omzuna atarak yavaş yavaş, ahenkle sallanmaya başladılar. Kasap havası gittikçe hızlandı, o hızlandıkça gelinler de hızlandı.

Öfkeyle halay çekmekte olan çıplak gelinleri bu gece çok hareketli bir yılbaşı partisi bekliyordu. Önce barınağa uğrayacaklardı. Orada kafeslerinden salıverilip dönüştürülmeyi bekleyen gelinler ve ortadan kaldırılması gereken görevliler vardı.  Sonra sıra şehrin farklı semtlerde oturan kocalara gelecekti.

Halkayı bozup düz bir çizgi hâlini alarak binaya doğru yollandıklarında, artık hep birlikte sesleriyle de eşlik ediyorlardı müziğe:

“Lay lay laaa la lay lay laaa la lay lay lay lay laaay…”

                                                                                                         

Kasım 2016/İstanbul                                                                                                         

Orkide Ünsür

“Ruhsuz Adam” 2. Bölüm / “The Soulless Man” Part 2

lemur-ruhsuz-adam2

Ruhsuz Adam adlı öykümün 2. bölümü, Lemur dergisinin kasım sayısında yayımlandı.

Dergiye şuradan ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar 😉

lemur-kasim

My story The Soulless Man (Part 2) is published by Lemur (culture, art & literature magazine).

You may find the November issue here.

Have a nice reading 😉

 

%d bloggers like this: