Maltepe Coastline has been filmed for a short documentary

Sesimiz Gazetesi

header

article

“17 Ağustos 1999 Depremi”nde Kaybedilenlerin Anısına…

ALTI DAKİKA

 

Altı dakika… Evet, aşağı yukarı  altı dakikam var, biliyorum. Böyle yazıyordu bir tıp dergisinde. Hayır, film şeridi falan geçmiyor işte gözümün önünden. Henüz gitmiyorum hiçbir yere…

Zaten sabah çıkacağım yola. Çınarcık’ta on beş gün yetiyor bana her yaz. Ankara’yı özledim. Evimizi, arkadaşlarımı, sevgilimi, Çankaya’yı, Tunalı Hilmi’yi. Üstelik ders çalışmam da gerek. Bütünlemeye kaldım tek dersten. Hayatımda ilk kez kırık not aldım; ama üniversite bu, olacak o kadar…

Murat ne kadar şaşıracak beni karşısında aniden görüverince. “Her şeyin bittiğini söylemiştin, bir daha seni hiç göremeyeceğimi, yanaklarına hiç dokunamayacağımı sanmıştım. Ama işte buradasın, geldin!” diyecek heyecanla. Ben biraz utanıp kızaracağım, dün akşam telefonda ona söylediğim kötü sözleri ve ettiğimiz kavgayı anımsayarak. Sonra hemen boynuna sarılacağım: “Biz hiç ayrılmayalım olur mu canım?” diyeceğim yine muzır muzır. Özür dileyip, öpeceğim onu dudaklarından. Demek ki kalbim ölmedi daha benim, hem neden ölsün ki?

“Elbisen çok yakışmış, yaramaz kızlara dönmüşsün!” diyecek.

Gülümseyeceğim…”Beni  hâlâ seviyor musun?” diye soracağım.

………………

Seviyor mu hâlâ? Bilemiyorum. Ama ben onu seviyorum. Evet, düşünebiliyorum, hissedebiliyorum henüz. Geç kalmadım değil mi anne? Saat kaç ki? Hemen hazırlanmam lâzım.17’si sabahı döneceğim demiştim unuttun mu? Okul açıldı mı yoksa? 2. sınıfa geçtim bu yıl; yetişemezsem, kalırım sonra sınıfta. Matematik öğretmeni olamam sana söz verdiğim gibi. En çok istediğim meslek buydu, biliyorsun. “Bu kızda matematik kafası var” demişti sana ilkokul öğretmenim bir veliler toplantısında. Sayılarla aram hep iyidir benim. Ama en çok bir şeyleri toplamayı severim. 6-3=3 değil mi? Çıkarmak istemiyorum. Hiçbir şeyi çıkarmamalıyım aklımdan “Beyin Sapı”m ölene kadar.

Sayılar iyidir. Çarpım tablosunu babam öğretmişti bana 1 günde. Sınıfta en önce ben ezberlemiştim 6 kere 9’un  54 ettiğini. Boncuk’un günde kaç defa, hangi saatlerde öttüğünü biliyorum aşağı yukarı. Neden bu kadar çok ötüyor şu an? Hasta mı, üzgün mü yoksa? Kuşlar ağlar mı anne?

freedom

Salıvermek istiyorum onu gökyüzüne. Kafeste yaşamasın istiyorum. Ama biliyorum dışarda yaşamanın onun için ne kadar zor olacağını. Büyük ihtimal ölecektir dışarda. Belki yeniden kuş olarak gelir dünyaya. Ama bu sefer, dağlarda yaşayan, güçlü, vahşi, özgür bir kartal olur belki. Belki de insan olur, senin yeni kızın olarak doğar. Belki ben de o zaman kuş olur uçarım, kim bilir?

O gürültü de neydi öyle uykumun arasında? Kulaklarım sağır oluyor sandım. Ama görünürde bir şey yok. Neyse, benim kalkmam lazım, geç kalıyorum. Daha bavulumu bile hazırlamadım. Öff! Ne kadar da zor oluyor yazlık dönüşleri. Bir sürü kıyafet getirmişim yine, sanki hepsini giyecekmişim gibi. Ama bunların hiç birini giyemem ki ben.. Hava soğumuş, üşüyorum. Mavi hırkam nerde benim? “1 ” dakika! Gün ışımamış ki daha. Etraf karanlık…

Tamam,  göz kapaklarımı açmamışım da ondan. Açıyorum işte…Hiçbir şey değişmiyor, neden hâlâ karanlık? Belki de göz kapağımı nasıl açacağımı unutmuşumdur. Tekrar deneyeyim… Hayır, göz kapaklarım bana ihanet ediyor olmalı, ya da gece bitmedi henüz. Erken uyanmışım demek. Kaç kere söyledim, gece uyurken küçük bir gece lâmbası yakalım holde diye. Işıktan rahatsız olduğun için yaktırmadın. Bak, göremiyorum işte. Korkuyorum… Geç kalmaktan korkuyorum. Peki bacaklarımı neden oynatamıyorum? Kollarımı, küçük parmağımı? Sizi gidi pislikler! Hiçbiriniz sözümü dinlemiyorsunuz.

Ama ben senin sözünü dinlerim hep, değil mi anne?

………… … …

Neden cevap vermiyorsun? Yüzün… Yüzün, ben  kucağında 6 aylıkken fotoğraf çektirdiğimiz günkü gibi genç, güzel, umut dolu gülümsüyor. Hayır, sen de beni dinlemiyorsun. Nereye gidiyorsun? Yüzün silikleşiyor, göremiyorum…

Vakit geçiyor… Yoksa vakit mi geliyor? 60-30=30 mu eder? İşte yine çıkarıyorum. İstemeden…

Hayır, artık istemediğim şeyleri yapmayacağım bundan sonra. Birazdan uyanacağım, biliyorum. Birlikte kahvaltı edeceğiz ben Ankara’ya gitmeden önce. Her zamanki gibi rüyalarımı anlatacağım yine sana.

“Hayırdır inşallah” diyeceksin. “Geçti artık, kâbus görmüşsün sen. Hem her gördüğü rüya üstüne çıkmazmış insanın…”

Orkide Ünsür, 14/Ağustos/2001

Director’s Statement

They say Maltepe was a Greek fishing village in old times. This coastline is a place I do walking and workout near by, meeting place with some friends for drinking & eating also a place with full of some childhood memories…

When I was a kid, Maltepe had less population. It was a quite place and popular with its clean sea. We were going the famous Sureyya Beach for swimming and relaxing in the tea gardens while we were drinking our tea near the coast. During that time, not only Maltepe coastline, also all coastline area from Bostancı to Tuzla has completely changed. It has been filled. Sureyya Beach has been destroyed and the sea has polluted the beaches. But this area is still one of the most beautiful places in Istanbul Asian side with its nature and habitat.

As far as I know COASTLANDERS 8 to 8 is the first documentary not only about Maltepe Coastline and Sureyya Beach also about Maltepe itself. So it is honor for me and I’m ecstatic about it!

I love oral history as Flamenco storytelling. It gives me a sincere feeling about the individuals and memories of the interviewees. That’s why I wanted to interview the people who understands the old days of Maltepe Coastline and Sureyya Beach, and who have been living here for a long time. I didn’t want to add or say something extra so I let them tell their own stories which created the script of my movie right after I edited and rearranged them in post production process. I shot the movie –including interviews- within in 1 day (except some extra shots which were not possible at the same say ) as its name from 08:00 a.m. until 08:00 pm. It was very hectic and tiring day with a lot of sunburn as well…

As a director, I worked with different TV channels and production companies for making TV programs or promotional films. I also worked as a freelance director for shooting some promotional films. In the past I made some short movies as co producer, executive producer and worked as production coordinator, art director, director assistant and actress. On the other hand COASTLANDERS 8 to 8 is my first short documentary as producer also director. I made this short humble documentary with a very low budget and hard conditions. I wanted to thank all the people who helped me and for understanding my movie. Kudos goes out to my small crew, my lovely interviewees and my musician friend Umur Türel with its touchy song “Crying Out”.  Many thanks to my parents, my brother and close friends for their patience for me during this process.

Orkide Ünsür

2009/Istanbul

SÖYLEŞİ: EKOLOJİDE FARKLI ARAYIŞ VE YAKLAŞIMLAR: EKOFEMİNİZM

ekofeminizm3TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesinin Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası’nda düzenlediği etkinlikler kapsamında katıldığım  “Ekolojide Farklı Arayış ve Yaklaşımlar: Ekofeminizm” konulu söyleşi oldukça verimli ve hoştu. 33 derece sıcaklık ve yoğun bir nem oranını aşarak ulaşabildiğim toplantı salonunda, mimar Sayın  Mücella Yapıcı ‘nın samimi tavrı, akıcı konuşması,  klimanın  serinliği ve katılımcıların sıcaklığı  sayesinde 1.5 saaatin nasıl geçtiğini anlamadık bile. İklim değişikliğinin yol açtığı bazı ekolojik gerçeklerle ilgili bilgilerden yola çıkıp, feminizm türleri, Ekofeminizm açılımı ve gruplarıyla devam eden konuşmadan kısa bazı notlar aktarmak istiyorum.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE EKOLOJİ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un açıklamalarına göre iklim değişikliği, yoksul insanların geçim mücadelesini daha da zorlaştırmaktadır. Yükselen deniz seviyesi, ilerde Bangladeş gibi alçakta yer alan ülkelerin içme suyu kaynaklarına tuzlu suların karışması riskini arttıracaktır. Günümüzde nüfusla ilgili olarak varılan son  nokta, dünyadaki kent nüfusuyla kırsal nüfus birleşmiş olduğu şeklindedir. Kentleşme hızı katlanarak büyümekte, köyler kentlerle kuşatılmakta, kasabalar büyük kentler haline gelmektedir. Nüfus artışı bakımından İstanbul maalesef gittikçe ön sıralara yükselmekte, Mexico City, Bombay (Mumbai), Buenos Aires gibi şehirlerle yarış halindedir. İstanbul’un 1950’de 1.1. milyon olan nüfusu, 2004’te 11.1 milyona ulaşmıştır. 2025 yılı için beklenen nüfus ise yaklaşık 25 milyon kişidir.ekofeminizm2

İlginç ve bir o kadar da düşündürücü saptamalardan biri; tüketim davranışları ve alışkanlıkları açısından  eğer tüm ülkeler Amerika Birleşik Devletleri gibi davransaydı,  4.5 kat daha büyük bir dünyaya ihtiyacımız olacağı gerçeği hakkındaydı. Diğeri ise, Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nün yıllık afet raporuna göre, bu yılın afet sayısındaki artış,  küresel ısınmanın sonuçlarıyla paralellik göstermesi, 2004 yılına oranla % 70 artışla 427 doğal afet saptanması ve tsunami felaketlerinde ölen kadınların sayısının erkeklere göre 3 kat daha fazla olmasıydı.  Bunun nedeniyse, tahmin edilebileceği gibi kadınların çoğunun  çalışmadıkları için evde olmalarından kaynaklanmakta.

Bu arada bitkiler ve hayvanların duyarlılığı ve uyum yeteneğiyle ilgili bir istatistik gerçekten hayranlık uyandırıcı görünüyor: Bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre, insanlara nazaran bitki ve hayvanlar, ekolojik değişimden çok daha fazla haberdarlar ve bu değişime uyum sağlamaya başlamış durumdalar.  Örneğin dünyanın bazı bölgelerinde yaşanan kuraklık ve susuzluktan etkilenen yılanlar şehirlere doğru göç etmekte. Yüksek rakımda yetişmeyen bazı ağaç türleri  artık oralarda da görülmeye başlamış durumda.

Çevrecilik ve ekolojizmi birbirinden ayırmak gerekir ve ekolojistler de bunun üzerinde dikkatle durmaktalar. Çevrecilik, insan yaşamını doğrudan ilgilendiren sorunların çözümünü kısa vadede yaratılan olanaklarda arayan, sorunların kaynağına ilişkin çıkarımlarda bulunmayan hareketleri tanımlamak için kullanılır. Ekolojizm ise, en temelde insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi sorunsallaştırır.  Ekoloji, canlı ve cansız varlıkların ortamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bir temel bilimdir. Ancak, sanayi devriminin olumsuz yan etkileriyle karşılaşmaya başladığımız yıllardan beri, çok daha kapsamlı ve çok disiplinli bir bilim dalı haline gelmiş durumda. Çevrecilik bir kuram değildir, ekolojizm ise kuramdır. Çevreciler daha muhafazakârdır, ekolojistler ise, daha bilinçli ve ekosistemin ahengine kalıcı esnek çözümler üreten gruplardır. Liberal çevreciliğin en zayıf noktalarından birisi “Ya Büyüme Ya Ölüm” sloganı uyarınca yapılanmış bir ekonominin başarısızlığını ve bu sistemin doğal dünyayı yutacağını ısrarla görmezden gelmesidir.

ekofeminizm1

Toplumsal ekolojinin kurucusu Murray Bookchin’dir. Mücella Yapıcı’ya göre ekofeminizm ve toplumsal ekoloji birbirine son derece yakın görüşler. Toplumsal ekoloji, ekolojik sorunların, krizlerinin kökenlerinin belli toplumsal nedenlere bağlı olduğunu savunur. Bu nedenle düşünce sistemlerinin esasını etik ve metafizik yaklaşımlardan daha çok, toplum ve siyaset felsefesi ile ilgili sorunlar oluşturmaktadır. Derin ekoloji ise daha metafizik bir alandır. Temelde idealist olup, doğa ile mistik bir “birlik” olarak bütünleşme yolunu budizm’de, taoizm’de ve özellikle diger doğu dinlerinde bulur. İnsani merkez alan değil, tam tersi olarak doğayı merkez olarak kabul eden bir düşünüştür. Bookchin’e göre bugünkü insanlık durumunu derinden değiştirebilecek toplumsal olanakların önünü açan ya da engelleyen, teknikten çok kültür; emekten çok bilinç; sınıflardan çok hiyerarşi olmuştur. Hiyerarşinin, boyun eğme ve kumanda ile ilgili kültürel, geleneksel ve psikolojik kuralların tümü olduğundan ve baskı sınıfsız ve devletsiz bir toplumda da varlığını sürdürebileceğinden hareketle; hiyerarşinin doğa-toplum ikiliğini bozmak gerekmektedir. Örneğin erkeklerin kadınlar, yaşlıların gençler, kentlerin köyler üzerindeki hiyerarşisi gibi…

KISACA FEMİNİZM TÜRLERİ, EKOFEMİNİZM

Feminist teori, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlayarak toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklanır. Feminizmin, temelde toplumda kadınların erkeklerle eşit hak ve özgürlükleri olduğunu savunan bir düşünce akımı olduğunu; ancak, feminist hareket içinde kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin “tamamlanmamış kadın” olduğunu savunan daha radikal grupların da yer aldığını ve pek çok üst ve alt feminizm ( Liberal, Bireyci, Radikal, Ayrımcı, Siyah, Varoluşçu, Anarko, Spiritüel v.s.) türü olduğunu hatırlatarak söyleşi notlarına dönecek olursak;  felsefeci Alison Jaggar, 4 ayrı feminizm türünden bahseder. Bunlar, Liberal Feminizm, Radikal Feminizm, Marksist Feminizm ve Eko Feminizmdir. Radikal Feminizm’e karşı ortaya çıkan Sosyalist Feminizm (ki Mücella Yapıcı da kendini bir sosyalist feminist olarak  tanımlıyor) hem patriarkaya, hem de kapitalizme karşı mücadeleyi hedefleyen pratik bir örgütlenmedir. Feminizm türleri açısından en son ortaya çıkan kavramsa Kültürel Feminizmdir. Kültürel feministler, erkek ve kadının biyolojik farklılıklarını olduğu gibi kabul ederek bunlardan doğan ayrılıkların olumlu biçimlerde değerlendirilmesi gerektiğini savunurlar. Kadınların daha barışçıl olduğuna inanırlar ki bu diğer feminizm fraksiyonlarının kabul etmeyeceği bir iddiadır.

Ekofeminizm kavramı ilk kez Fransız feminist Françoise D’Eubonne tarafından 1974 yılında kullanılmıştır. Ekofeminizm, doğanın ve kadının ezilmişliğini aynı anda sorgulamaya çalışan bir düşünce akımıdır. Kendi içinde farklı eğilimler barındırsa da, bu iki egemenlik ilişkisindeki paralellikleri başlangıç noktası olarak kabul eder ve ekofeminist düşünürler, çevresel yıkımın nedeni olarak ataerkil sistemi görürler. Patriarka, varlığını kapitalizmle eklenmiş bir biçim altında sürdürmektedir. Ataerkil sistemde kadın doğaya ve özel alana, erkek ise kültüre ve kamusal alana yakın görülür. Doğa kültürden aşağı bir konumda tasavvur edildiği için, kadın da erkekten aşağı görülmüştür. Arkeolojik verilere gore ataerkil toplum düzeni, neolitik toplumda kültürel döneme ve uygarlığa geçişin gerçekleştiği Eski Mezopotamya’da kent devletlerinin ortaya çıkışıyla birlikte görülen bir olgudur. Mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan ve dolayısıyla kadınların cinselliğinin denetimini erkeklere veren ataerkil aile ve yapılar kurumlaşmış, yasalarla devlet güvencesine geçirilmiştir. Ataerkil yapının hüküm sürdüğü klasik dönem Atina toplumunda kadınlarda yüceltilen erdemler yumuşak başlılık ve sessizliktir. Örneğin Yunanlı düşünür Aristoteles’in dünyası, bir tarafın diğeri üzerine egemen olduğu kutupsal karşılıklardan oluşur. Spinoza da kadınların kocalarının hakimiyetinde olmalarını savunur.

Yapıcı’nın üzerinde durduğu bir diğer kavramsa Chipko (Hindu dilinde “sarılmak” kelimesinden geliyor) Akımı’ydı. 1970’lerin başında oluşan, çevre ve kadın eylemciliğinin en iyi bilinen örneklerinden olan bu hareketin öncüsü Gaura Devi (1925-1991) adlı bir yerli kadındır. 1973 yılında Hindistan hükümetinin spor malzemeleri üreten bir ticari firmaya ağaç kesme izni vermesi üzerine Gaura Devi, köylü kadınları örgütleyerek ağaç kesilmesini protesto etmelerini sağladı. Kadınlar ağaçlara sarıldılar ve ağaçların kesilmesi önlendi. “Ağaç kucaklama” eylemi, zamanla dünyanın başka bölgelerine de yayılmış, kitlesel ağaç kesimine engel olmanın yanısıra, çeşitli eko-gruplara da ilham kaynağı olarak başarısını sürdürmüştür.

Ekolojinin “ana”sı olarak adlandırılan A.B.D.’li Rachel Carson (1907- 1964), “Sessiz Bahar / Silent Spring” (1962) adlı kitabıyla DDT adlı kimyasal böcek öldürücü ilacın öldürücü etkilerine dikkat çekmiş bir bilim insanıdır.

Dünyaca ünlü diğer ekofeministler arasında biyoçeşitlilik savunucusu ve genetik müdahalelere karşı mücadelesiyle tanınan Hintli Vandana Shiva,  “Küçük Şeylerin Tanrısı” (The God of Small Things) adlı romanıyla dünya çapında ün kazanan  Hintli yazar ve savaş karşıtı eylemci Arundhati Roy, Nobel Barış Ödülü sahibi Afrikalı Wangari Muta Maathai ve “İmdat Su” sivil girişiminin kurucusu olan Kanadalı Louise Vandelac yer almaktadır.

Ekofeminizm, belki ülkemiz  için biraz ütopik gibi görünen ya da çoğu insanın “kapsama alanı”na girmeyen bir düşünce akımı gibi görünse de, esasen dünyanın pek çok ülkesinde değişik form ve açılımlarıyla birlikte varlığını sürdürmektedir.

 


COASTLANDERS 8 to 8 is ready for its journey

from the movie COASTLANDERS 8 to 8

The editing procedure has finished and finally “8’den 8’e SAHİLDEKİLER” / “COASTLANDERS 8 to 8” is ready. I would like to  thank to my friends Tamer Gültekin and Umut Can Sevindik for editing  procedure. They did their best despite of their busy schedules.

I am so happy with the music of my short docu and I am thankful to my extra ordinary talented friend Umur Türel for his wonderful, emotional song “Crying Out”. Before, I was thinking about the use some part of piano sonatas but I‘ve changed my mind. While we were talking about the music of the documentary he offered me to use his own music and he lighted a bulb in my mind.  I listened and re listened all night long this song with slight tears in my eyes and called him immediately to say my decision!

Another person whom I’d like to thank for his help and let me used for his old photography archieve about Maltepe Coastline is jurnalist & painter Mr. Aykut Ünker. MAKSEV and also Maltepe Association Board Member Mr. Zeki Hırçın is very helpful and kind too.  In fact I have to thank the other Maltepe residents whom I interviewed and all the people around me who supported me especially my family and close friends.

Shooting of the “Coastlanders 8 to 8” has finished…

The pre-production and production procedures of  “Coastlanders 8 to 8” (8’den 8’e Sahildekiler) have finished.  And we are in post production procedure. This short documentary movie can be considered a part of  and also a pre-production shooting of the main documentary project about Maltepe area in the future.

boats

We observed a summer day at Maltepe Coastline in Istanbul and interviewed couple of local people who know the old times of the area.

at the boatDue to walking and working under the hot summer sun all day long we got sunburnt very much:-)  Local people were helpful for us and especially old people were very pleased to hearing about short documentary.  We did shooting on the boat and extra sunset shooting in other day.

As I known before and also as I heard from the Maltepe people my short movie will be the first  documentary about Maltepe Coastline.

between the stones

I like this place and I’m living here for many years. I also remember the old times we spent there with swimming etc. And I’ve been still spending some part of my daily time as walking and making fitness there towards to Princes’ Islands view.

Thanx to  Burçin Ankara and Murat Vanlı who worked with me and  did their best during the production procedure. Now I’m exited for the editing:-)

Burçin Ankara & Orkide Ünsür

Paten ve Kamera

Burçin 2

Test shots at the coast

 

8’den 8’e SAHİLDEKİLER (COASTLANDERS 8 to 8): A short documentary by Orkide Ünsür

“The first documentary movie about Maltepe Coastline and  Sureyya Beach.”

Genre: Short Documentary, Duration: 13′ 53”

Producer & Director : Orkide Ünsür, Screenplay: Orkide Ünsür,  Camera: Burçin Ankara, Murat Vanlı,  Music : Umur Türel (DOKTOR DEPRESSION), “Crying Out”  Editing: Tamer Gültekin, Umut Can Sevindik

Logline: Brief oral history of Maltepe Coastline in Istanbul.

Synopsis: A hot summer day at  Maltepe coastline in  Istanbul  and the local community -including animals- who share the daily life there accompanied with the brief oral history of the coast and the Sureyya Beach at the background.

Bıçkın’ın Ardından…

Bıçkıncığım, Kuzu Bebeğim, Topitop Oğluşum,

Tam 14,5 yılı paylaşmışız seninle. Ömrümün yarısından az, üçte birinden fazla bir fazla bir zaman dilimi demektir bu. Dile kolay…Doğum günümü kutlamaya hazırlanırken  hayatımın en acı sürprizlerinden birini yaşattın bana. Birkaç saaat içinde ellerimizden kayıp gidiverdin aniden. Hiç kimseye çektirmeden, kendin de çekmeden tam bir beyefendi gibi, Bıçkın’ca bir pervasızlıkla atlayıverdin sonsuzluğa.

Sanki hiç ölmeyecekmişsin gibi geliyordu bize ya da  daha çok erkenmiş, henüz zamanı değilmiş gibi düşünerek kendimizi kandırıyorduk belki. Kefenlenmiş küçük bir paket halinde kucağımıza verildiğinde, hepimiz eve ilk getirildiğin günü hatırladık gözyaşlarına boğularak. İşte o gün, hem benim, hem de tüm aile fertlerinin hayatında bir dönüm noktası oluşturmuştun farkında bile olmadan. Mendil kadar bir polara sarılmış yumruk büyüklüğünde bir kartopu…Bembeyaz, yumuşacık, tombul, dünyalar güzeli 45 günlük bir terrier yavrusu.  Bir sürü isim önerisi ve karmaşasından sonra son noktayı babam koydu: “Bıçkın” oldu adın. Bir seslenmede öğreniverdin. Görünümünle sevimli bir tezat oluşturan bu adı hepimiz pek bir beğendik. Zaman içinde adının hakkını vereceğini de görecektik; yoldan geçen kız köpeklere camdan çapkın çapkın bakıp tuhaf sesler çıkardığında ya da da koca kurt köpeklerine kafa tutup annemi korumaya çalıştığında. Anne özlemi çekmeyesin, üzülüp korkmayasın diye bir ufak bir çalar saati bir havluya sarıp, sepetine koymuştuk. Saatin “tik tak” seslerini  kalp atışı sanarmışsın. Öyle dediler… Yatağımın yanı başında duruyordu sepetin. Ara sıra ağlamaklı sesler çıkarıyordun. Ben başını, karnını okşuyor, bazen de koynuma alıyordum seni rahatlatmak için. O zaman susuyordun, hoşuna gidiyordu. Biraz büyüdükten sonra oda oda gezdin, canın nereyi çekerse orada uyudun geceleri. Yıllar sonra bir rahatsızlık geçirip çok korktuğun zamandan itibarense sadece anne ve babamın yanında uyumayı güvenli buldun, başka hiç bir yerde yatmak istemedin. 3 aylık olmadan dışarı çıkarıp gezdirmemiz yasaktı. Ama annem seni koynuna sokup bakkala götürüp getiriyordu hınzırca. Gören bayılıyordu sana. Eve bir neşe, bir eğlence katmıştın. Komik hareketlerin, yaramazlıkların, terlik kemirmelerin, masa bacağı dişlemelerinle tam bir yavru şirinliği içindeydin. Büyüdükçe sen bize, biz sana daha çok bağlandık, birbirimizi daha çok sevdik.

Öyle çok anımız var ki seninle: Süt dişlerinden biri düştüğünde önüne oturup dertli dertli başını bekleyişin, yazın hışır hışır karpuz, kışın kıtır kıtır elma yiyişin, müziğin sesini açıp ellerimi çırparak “Hadi oğlum dans edelim” dediğimde sirk köpekleri gibi iki ayağının üstüne kalkıp oynayışın, bir meteorolog gibi hava durumunu anlayıp, yağışlı havalarda anında masa altının en ulaşılamaz köşesine kaçışın, o güzel kafanı kimi zaman  bir yastığa kimi zaman bir sehpa kenarlığına, ama mutlaka bir  yükseltiye koyup,  en çok da patilerini kıvırıp sırt üstü uzanarak bir bebek gibi uyuyuşun, bazen ortadan kaybolup seslendiğimizde mahsus sesini çıkarmayışın ve bütün evi arayıp en nihayet gardrobuma bakmayı aklı ettiğimde, siyah bir kazağın arasında hiç sesini çıkarmadan bana bakan bir çift siyah göz halini almış halin…

Daha neler var, neler… Top atıp yakalamalar, saklambaç oynamalar, koltuk aralarına gömülmüş anne poğaçaları, halı saçakları arasına gizlenmiş köfte parçaları, minik siyah burunla ittirilerak kapı arkasına sürüklenmiş mama tabağı, su gömdüğünü zannederken sırılsıklam olmuş kulaklar,  banyo yapılınca küçülerek, pespemde derisi görünen 6 kiloluk bir bedenin kurutulduktan sonra pofur pofur bir tüy yumağına dönüşünü gözlemenin zevki, parkelerde yürüyen patilerin çıtırtısı, bebekken karanlıkta üzerine basmayalım ve evde nerde olduğunu bilelim diye boynuna astığımız, sonra çok yakıştığı için çıkarmayıp zaman zaman yenilediğimiz minik çanın kulağımızı okşayan çıngırtısı, evden hepimiz birden yok olduğumuz bazı zamanlarda veya bir ezan sesi duyduğunda küçük, beyaz, komik bir kurt yavrusu halini alışın,  sabah kalkılır kalkılmaz hane halkından ilk kişiye “Bıçkın nerde?” sorusunun sorulması…

Yıllar önce babam çok hastalanıp doktorlar ümitlerini kestiği  dönemde, bir köpeğin bu kadar anlayışlı olup, gözünün yaşını akıtarak ağlayabileceğine ilk kez şahit olmuştum, şaşkınlık ve hayranlık içinde kalarak. Üzüntümüzle üzülür, sevincimizle sevinirdin.  Arkadaş canlısı, sevgi dolu bir köpektin. Bebek ve çocukları her zaman rakibin olarak gördün, biraz kıskandın. Ama hiçbir zarar vermedin.

Bir küçük kardeş, bir evlat, bir dost ve aslında hiç büyümeyen bir bebek gibiydin bizler için. Oğluş’tun, Küçük Adam’dın,  Tüylü Top’tun, Bıçi’ydin, Çatlak Köpüşümüz’dün. Sağlıklı bir ömür geçirdin, hep genç kaldın, genç gösterdin. Annemle babam kendi çocukları, babaannem küçük torunu gibi baktı, özen gösterdi sana. Aşıların hiç atlanmadı. Kuru mamaları değil, daha çok  anne yemeklerini sevdin.  Sokakta en sevdiğin şey bile verilse başını çevirip yemedin. O yüzden asla dışardaki zararlı bir gıdadan zehirlenebileceğin korkusunu yaşatmadın bize.

Güzel tüylerin kesilip traş olduğunda bahar kuzularına dönerdin. “Üç nokta” derdik sana o zaman. Bembeyaz tüyler üzerinde kuyu gibi iki kara göz ile burun-ağız birleşmiş bir surat olurdun. Hemen hemen her lafı anlar, ama canın isterse söz dinlerdin. Havlamayasın ya da masa altına kaçmayasın diye belli kelimeleri şifreler ya da baş harflerini söylerdik. Kimi zaman konuşacağını bile düşünüp irkildiğimiz olurdu. Ailemizde yaşanan kimi ağır hastalıkların ve kazaların senin uğurun sayesinde atlatıldığına inanırdım hep nedense. Fener maçlarında, milli maçlarda şans getirsin diye başını 3 kere okşardım. Uğur böceğimiz, neşe kaynağımız, stres topumuzdun. İnsan cinsinin yaşattığı türlü hayal kırıklıkları, üzüntü ve ihanetlerin acısı, sana sarılıp kucakladığımda, tüylerini okşayıp mıncıkladığımda azalıverirdi.

Tüm aile dostlarımızın, arkadaşlarımızın yanı sıra, hayatımızın içinden ya da teğet geçen en hayvan sevmez sanılan insanlara, hatta köpeklerden korkup uzak duranlara bile kendini sevdirmeyi başardın, aileden biri olduğunu kabul ettirdin.

Bizim “Little Survivor”’ımızdın. Ölümü hiç yakıştıramadık, konduramadık sana. Ta ki anneciğinin kucağında son nefesini verene kadar. Bir köpek için uzun sayılabilecek, ama bir insan için çok kısa sayılabilecek bir yaşam diliminde ömrümünü tamamlayıp yanımızdan ayrılmak zorunda kaldın. Çok acı oldu senden ayrılmak. Meğer ne çok sevmişiz seni, ne çok sevdirmişsin kendini ve ne çok bağlanmış, alışmışız sana. Artık eve geldiğimizde sevinç içinde ordan oraya koşturup bizi karşılayan bir totişimiz yok. Ama her köşe başından, yatağın kenarından, masanın altından, gardrobun içinden çıkıverecekmişsin gibi geliyor yine de hepimize. Geceleri minik çanının sesini duyuyor sanki kulaklarımız. Sabahları o çok sevdiğin peynir ekmek yudumlarını yapamıyor, ayaklarımızın dibinde senin tüylerinin yumuşaklığını hissedemiyoruz. Ben en çok da seni kucaklayıp “hırr” diye dişlerini gösterip kızdırana kadar sıkıştırıp mıncıklamayı özlüyorum. Kalpli yastığına sarılıyorum öyle zamanlarda ve senden 2 gün önce ölmüş olan, unutamadığın aşkın Cudi’yle yeşil kırlarda, kulaklarını geriye savura savura patilerin havada  koşturuyor olduğunu hayal ediyorum.

Bizlere yaşattığın tüm güzellikler, mutluluklar ve öğrettiğin her şey için teşekkür ederiz. Bir küçücük Bıçkın’ın meğer ne büyük bir misyonu varmış bu hayatta. Sen dünyamıza girerek ve dünyana girmemize izin vererek, köpeklere, kedilere, tüm hayvanlara ve  hayata bambaşka bir gözle bakmanıza neden oldun.  Şu an yaşamıyor olsa da Sarıkız için çabalarımda, Paşa, Bıdık, Alex ve  Lola’nın yaşamlarını sürdürebilmesinde, mahalledeki çocukların onları sevip benimsemesinde ne büyük payın var tahmin bile demezsin. Sahilde yürüyüş yaparken elimi kolumu sallamak yerine su dolu şişelerle dolaşmamın, sokağa her çıktığımda ceplerimi mama torbalarıyla doldurmamın, hayvan hakları için elimden geldiğince mücadele etmemin, et yemekten vazgeçmemin, barınaklardaki hayvanları her gördüğümde üzüntüden kahrolmamın, köpeklerle ilgili iğrenç deyim ve metaforları kullanan insanları her duyduğumda  usanmadan uyarmamın ve bundan sonra içinde köpek olan en eğlenceli filmde bile her zaman burnumun direğinin sızlayacak ve gözlerimin yaşlarla dolacak olmasının en önemli sebebi hep sensin.

Yerinde rahat ol, bizi özleme ve sakın korkma kuzucuğum. Ömrümüzün sonuna kadar seni unutmayacağız, yaşadığımız müddetçe anıların bizimle olacak ve  seni daima çok seveceğiz.   Belki bir gün bir yerlerde buluşuruz da.  Kim bilebilir ki?

ÜNSÜR AİLESİ  adına

Oyun arkadaşın, dostun, koruyucun, ablan, küçük annen

Orkide

Haziran 2008

Masterclass: Iikka Vehkalahti

Documentarist 2009 gave the film makers a wonderful opportunity to meet and discuss Mr. Iikka Vehkalahti world known documentary professional. And I was one of the lucky people who had this chance at 7 June  in Pera Museum Theater, Istanbul.

Iikka Vehkalahti 2

Mr. Vehkalahti is a board member in Steps International, Steps India and IDFA. He has served as commissioning editor for YLE TV2 Documentaries in Finland since 1998. He is also the executive producer for “Steps for the Future”and is a serious producer for “Why Democracy”. He directed several awarded-winnig documentaries which are “Past is Present”, “Man From the Shadow” and “Daughter of a Terrorist”.

During more than 6 hours class he presented us his ideas such as what makes a documentary project extraordinary and worth of the production; differences between tv documentaries produced for weekly consumption and real documentaries, their global projects “Why Poverty” and “What’s Wrong With Men” open all the filmmakers around the world. And of course he also mentioned about many essential and critical subjects for documentary filmmakers.

We saw some examples of best / interesting documentaries from the world today and of them  I saw this year in Filmmor which is “To See If I’m Smiling” directed by Israeli filmmaker Tamar Yarom. Beside the touchy story it has, this movie was remarkable for it’s camera using during interviews.

After he answered our tens of questions we watched the 10 min. teaser of  feature length documentary Kümenopolis which has been still in production procedure and directed by  İmre Balanlı. I loved his shots, technique and also the subject he has choosen. The film about unplanned architecture and 3rd Bridge project in Istanbul and also about a Kurdish family who has been living accomodation problem. I wish him luck to find some funds or producer to finance his movie.

Iikka Vehkalahti 1

At final Mr. Vehkalahti demanded us to present our own  documentary projects if any of us have some. Me and 4 other persons presented our documentary projects to discuss with audience. As  I remember 3 of them were not directors but I don’t remember the other friend was a director or not. Mr. Vehkalahti ciriticised the all 5 project ideas and gave us important tips. He wanted  the audiences  choice  their favorite project which is worth for financing. Couple of audiences and film makers gave their opinions about the projects and had their choices.  It seemed almost every project is good and can find it’s  own way.  Personally I’m glad to hear my project has been liked and it can have a chance in the future for its realization. It was interesting experience for me to share my project with people there and him but that’s for sure I should’ve explained it less complicated and more compact way:-)

As he said, documentary films as an art form as a purpose to stay for ever, having the strong touch of the director who sees, being local at the same time universal and most local films are actually the most global films.

Many thanks to Iikka Vehkalahti and Documentarist organizators…

Orkide Ünsür

New Possibilities In Documentary Production and Meetmarket

Hussain Currimbhoy 2Sheffield Doc/Fest Film Programmer Hussain Currimbhoy was one of the guests of Documentarist 2009 in this year. On Saturday 6, he organized a panel for documentary film makers in Istanbul about “New Possibilities in Documentary Production and Meetmarket”.

Sheffield Doc/Fest is one of the most important and remarkable documentary film festival industry session programme and market place, offering pitching opportunities, discussion panels and in-depth filmmaker masterclasses documentary films from all over the world. Every year almost 1500 guests are invited and 1200 movie applied for the festival. The 16th Doc/Fest will be held in Sheffield from 4-8 November 2009. Beside media professionals famous documentary film bloggers are attending to festival such as Agnes Varnum who is also documentary film programmer for several film festivals, Ray Pride and A.J Schnack who are also documentary film directors. In past years world known directors and other film professionals were the guests of the festival like Michael Apted, Nick Fraser, Morgan Spurlock, Michael Moore, Dennis O’Rourke, Errol Morris and many other more…

Hussain Currimbhoy

Mr. Currimbhoy explained Doc/Fest opportunities in details to Turkish documentary film makers and gave us some tips too. We also talked and discussed about film funds, financing, finding producer themes and magic word “matcmade”. Thanks to film critic and documentary film maker Necati Sönmez for his invitation to him and of course thanks to Hussain Currimbhoy for his coming:-) It was very helpful and informative panel.