Category Archives: Writing

Sketches of Flamenco

I think my passion for flamenco began watching Carmen movies as a child, but also listening to popular flamenco music groups famous in Turkey too, such as Gypsy Kings, Azúcar Moreno during the 80’s.

Having said that, one of my favorite film director Carlos Saura’s “Carmen“ and “El Amor Brujo” films really set the fire! The performances of well known flamenco dancers Antonio Gades, Christina Hoyos and Laura del Sol were unforgettable. I love Saura’s art which combines cinema & music & dance creativily.

Pedro Almodóvar’s amazing style or French filmmaker and composer of Gypsy origins, Tony Gatlif’s wonderful films & music impressed me much as well. Who can forget the movie “Vengo” once you have seen it?

I love many musicians, singers and dancers who are involved in flamenco music. For instance Paco de Lucia, Paco Pena, Al di Meola and Tomatito’s music or Pepe de Lucía, Concha Buika and David Lagos, Estrella Morente’s voice or charismatic dancer Joaquín Cortés’s performance are quite remarkable for me.

In my opinion, one of the best features of flamenco dance is that it allows you to dance solo! Unlike tango- which I deeply love too, it doesn’t take two to flamenco always…You can feel the women’s power in this dance even more!I find flamenco fashion elegant, charming and enjoyable. For instance Vicky Martin Berrocal’s designs are gorgeous!

Yeah, there are many good examples indeed and more …

Here in Turkey, we have a few interesting Turkish Flamenco songs. Öykü & Berk, who are brother and sister, have their own style which combines traditional Turkish music and flamenco music uniquely merged together. One of my favorite singers Candan Erçetin’s songs like “Söz Vermiştin Bana” with flamenco tunes, which are wonderful. Take a song like “Dile Kolay” performed by Ajda Pekkan (who is also one of my beloved singers) has very delicious tunes for me.

Actually Turkish people mostly like flamenco music! Probably because they feel themselves close to the mediterranean soul with its passion, love, joy and blues which attract them deeply and engulf them in.

My multitalented artist and friend Samantha H. Agastin’s art platform “Flamenco&Palomas’s Blog” is a brilliant idea and piece of artwork! She draws, writes and is also a TV Producer. Sam has great ideas and passion for flamenco. We’ll get together soon

Flamenco Art lovers! Stay tuned!..

 

And Küçükyalı Archeopark Cistern Opens Up Its Doors…

In cooperation with Istanbul Archeology Museums and Koç University with support from Istanbul 2010 European Capital of Culture Agency, Küçükyalı Arkeopark II Project which includes Satyros Monastery and Cistern from 9th century Byzantian term opened up with magnificent concert on 3rd of July, 2010.
Whim ‘n Rhythm” which consisted of female students whom have been studying at different faculties in Yale University are “a cappella” singing assemble. Women Choir of Yale University presented 20th century popular American songs. Visitors of the concert include attendees from the  Princeton University, Koç University  as well.

During the event Alessandra Ricci who is the team leader of the Küçükyalı Arkeopark Excavations and also Asst. Prof. at Department of Archaeology and History of Art in Koç University, Maltepe Mayor Prof. Dr. Mustafa Zengin and Mukhtar of Çınar Quarter Ayşem Möröy presented speeches about how importance of this project is for our country and they thanked Maltepeans for there support.

Mayor Zengin presented a plaque of the Maiden Temple which is the iconic symbol used by “Golden Town Maltepe” to the members of the Women Choir as well as Alessandra Ricci presented a book on archeology titled “Egeria” and Turkish delight condiments.

Excavations are still ongoing for the Küçükyalı ArcheoPark project, one of the most important archeological sites, it aims to be the first archeological park in Istanbul.


Some Shots from the event:


“17 Ağustos 1999 Depremi”nde Kaybedilenlerin Anısına…

ALTI DAKİKA

 

Altı dakika… Evet, aşağı yukarı  altı dakikam var, biliyorum. Böyle yazıyordu bir tıp dergisinde. Hayır, film şeridi falan geçmiyor işte gözümün önünden. Henüz gitmiyorum hiçbir yere…

Zaten sabah çıkacağım yola. Çınarcık’ta on beş gün yetiyor bana her yaz. Ankara’yı özledim. Evimizi, arkadaşlarımı, sevgilimi, Çankaya’yı, Tunalı Hilmi’yi. Üstelik ders çalışmam da gerek. Bütünlemeye kaldım tek dersten. Hayatımda ilk kez kırık not aldım; ama üniversite bu, olacak o kadar…

Murat ne kadar şaşıracak beni karşısında aniden görüverince. “Her şeyin bittiğini söylemiştin, bir daha seni hiç göremeyeceğimi, yanaklarına hiç dokunamayacağımı sanmıştım. Ama işte buradasın, geldin!” diyecek heyecanla. Ben biraz utanıp kızaracağım, dün akşam telefonda ona söylediğim kötü sözleri ve ettiğimiz kavgayı anımsayarak. Sonra hemen boynuna sarılacağım: “Biz hiç ayrılmayalım olur mu canım?” diyeceğim yine muzır muzır. Özür dileyip, öpeceğim onu dudaklarından. Demek ki kalbim ölmedi daha benim, hem neden ölsün ki?

“Elbisen çok yakışmış, yaramaz kızlara dönmüşsün!” diyecek.

Gülümseyeceğim…”Beni  hâlâ seviyor musun?” diye soracağım.

………………

Seviyor mu hâlâ? Bilemiyorum. Ama ben onu seviyorum. Evet, düşünebiliyorum, hissedebiliyorum henüz. Geç kalmadım değil mi anne? Saat kaç ki? Hemen hazırlanmam lâzım.17’si sabahı döneceğim demiştim unuttun mu? Okul açıldı mı yoksa? 2. sınıfa geçtim bu yıl; yetişemezsem, kalırım sonra sınıfta. Matematik öğretmeni olamam sana söz verdiğim gibi. En çok istediğim meslek buydu, biliyorsun. “Bu kızda matematik kafası var” demişti sana ilkokul öğretmenim bir veliler toplantısında. Sayılarla aram hep iyidir benim. Ama en çok bir şeyleri toplamayı severim. 6-3=3 değil mi? Çıkarmak istemiyorum. Hiçbir şeyi çıkarmamalıyım aklımdan “Beyin Sapı”m ölene kadar.

Sayılar iyidir. Çarpım tablosunu babam öğretmişti bana 1 günde. Sınıfta en önce ben ezberlemiştim 6 kere 9’un  54 ettiğini. Boncuk’un günde kaç defa, hangi saatlerde öttüğünü biliyorum aşağı yukarı. Neden bu kadar çok ötüyor şu an? Hasta mı, üzgün mü yoksa? Kuşlar ağlar mı anne?

freedom

Salıvermek istiyorum onu gökyüzüne. Kafeste yaşamasın istiyorum. Ama biliyorum dışarda yaşamanın onun için ne kadar zor olacağını. Büyük ihtimal ölecektir dışarda. Belki yeniden kuş olarak gelir dünyaya. Ama bu sefer, dağlarda yaşayan, güçlü, vahşi, özgür bir kartal olur belki. Belki de insan olur, senin yeni kızın olarak doğar. Belki ben de o zaman kuş olur uçarım, kim bilir?

O gürültü de neydi öyle uykumun arasında? Kulaklarım sağır oluyor sandım. Ama görünürde bir şey yok. Neyse, benim kalkmam lazım, geç kalıyorum. Daha bavulumu bile hazırlamadım. Öff! Ne kadar da zor oluyor yazlık dönüşleri. Bir sürü kıyafet getirmişim yine, sanki hepsini giyecekmişim gibi. Ama bunların hiç birini giyemem ki ben.. Hava soğumuş, üşüyorum. Mavi hırkam nerde benim? “1 ” dakika! Gün ışımamış ki daha. Etraf karanlık…

Tamam,  göz kapaklarımı açmamışım da ondan. Açıyorum işte…Hiçbir şey değişmiyor, neden hâlâ karanlık? Belki de göz kapağımı nasıl açacağımı unutmuşumdur. Tekrar deneyeyim… Hayır, göz kapaklarım bana ihanet ediyor olmalı, ya da gece bitmedi henüz. Erken uyanmışım demek. Kaç kere söyledim, gece uyurken küçük bir gece lâmbası yakalım holde diye. Işıktan rahatsız olduğun için yaktırmadın. Bak, göremiyorum işte. Korkuyorum… Geç kalmaktan korkuyorum. Peki bacaklarımı neden oynatamıyorum? Kollarımı, küçük parmağımı? Sizi gidi pislikler! Hiçbiriniz sözümü dinlemiyorsunuz.

Ama ben senin sözünü dinlerim hep, değil mi anne?

………… … …

Neden cevap vermiyorsun? Yüzün… Yüzün, ben  kucağında 6 aylıkken fotoğraf çektirdiğimiz günkü gibi genç, güzel, umut dolu gülümsüyor. Hayır, sen de beni dinlemiyorsun. Nereye gidiyorsun? Yüzün silikleşiyor, göremiyorum…

Vakit geçiyor… Yoksa vakit mi geliyor? 60-30=30 mu eder? İşte yine çıkarıyorum. İstemeden…

Hayır, artık istemediğim şeyleri yapmayacağım bundan sonra. Birazdan uyanacağım, biliyorum. Birlikte kahvaltı edeceğiz ben Ankara’ya gitmeden önce. Her zamanki gibi rüyalarımı anlatacağım yine sana.

“Hayırdır inşallah” diyeceksin. “Geçti artık, kâbus görmüşsün sen. Hem her gördüğü rüya üstüne çıkmazmış insanın…”

Orkide Ünsür, 14/Ağustos/2001

Director’s Statement

They say Maltepe was a Greek fishing village in old times. This coastline is a place I do walking and workout near by, meeting place with some friends for drinking & eating also a place with full of some childhood memories…

When I was a kid, Maltepe had less population. It was a quite place and popular with its clean sea. We were going the famous Sureyya Beach for swimming and relaxing in the tea gardens while we were drinking our tea near the coast. During that time, not only Maltepe coastline, also all coastline area from Bostancı to Tuzla has completely changed. It has been filled. Sureyya Beach has been destroyed and the sea has polluted the beaches. But this area is still one of the most beautiful places in Istanbul Asian side with its nature and habitat.

As far as I know COASTLANDERS 8 to 8 is the first documentary not only about Maltepe Coastline and Sureyya Beach also about Maltepe itself. So it is honor for me and I’m ecstatic about it!

I love oral history as Flamenco storytelling. It gives me a sincere feeling about the individuals and memories of the interviewees. That’s why I wanted to interview the people who understands the old days of Maltepe Coastline and Sureyya Beach, and who have been living here for a long time. I didn’t want to add or say something extra so I let them tell their own stories which created the script of my movie right after I edited and rearranged them in post production process. I shot the movie –including interviews- within in 1 day (except some extra shots which were not possible at the same say ) as its name from 08:00 a.m. until 08:00 pm. It was very hectic and tiring day with a lot of sunburn as well…

As a director, I worked with different TV channels and production companies for making TV programs or promotional films. I also worked as a freelance director for shooting some promotional films. In the past I made some short movies as co producer, executive producer and worked as production coordinator, art director, director assistant and actress. On the other hand COASTLANDERS 8 to 8 is my first short documentary as producer also director. I made this short humble documentary with a very low budget and hard conditions. I wanted to thank all the people who helped me and for understanding my movie. Kudos goes out to my small crew, my lovely interviewees and my musician friend Umur Türel with its touchy song “Crying Out”.  Many thanks to my parents, my brother and close friends for their patience for me during this process.

Orkide Ünsür

2009/Istanbul

SÖYLEŞİ: EKOLOJİDE FARKLI ARAYIŞ VE YAKLAŞIMLAR: EKOFEMİNİZM

ekofeminizm3TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesinin Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası’nda düzenlediği etkinlikler kapsamında katıldığım  “Ekolojide Farklı Arayış ve Yaklaşımlar: Ekofeminizm” konulu söyleşi oldukça verimli ve hoştu. 33 derece sıcaklık ve yoğun bir nem oranını aşarak ulaşabildiğim toplantı salonunda, mimar Sayın  Mücella Yapıcı ‘nın samimi tavrı, akıcı konuşması,  klimanın  serinliği ve katılımcıların sıcaklığı  sayesinde 1.5 saaatin nasıl geçtiğini anlamadık bile. İklim değişikliğinin yol açtığı bazı ekolojik gerçeklerle ilgili bilgilerden yola çıkıp, feminizm türleri, Ekofeminizm açılımı ve gruplarıyla devam eden konuşmadan kısa bazı notlar aktarmak istiyorum.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE EKOLOJİ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un açıklamalarına göre iklim değişikliği, yoksul insanların geçim mücadelesini daha da zorlaştırmaktadır. Yükselen deniz seviyesi, ilerde Bangladeş gibi alçakta yer alan ülkelerin içme suyu kaynaklarına tuzlu suların karışması riskini arttıracaktır. Günümüzde nüfusla ilgili olarak varılan son  nokta, dünyadaki kent nüfusuyla kırsal nüfus birleşmiş olduğu şeklindedir. Kentleşme hızı katlanarak büyümekte, köyler kentlerle kuşatılmakta, kasabalar büyük kentler haline gelmektedir. Nüfus artışı bakımından İstanbul maalesef gittikçe ön sıralara yükselmekte, Mexico City, Bombay (Mumbai), Buenos Aires gibi şehirlerle yarış halindedir. İstanbul’un 1950’de 1.1. milyon olan nüfusu, 2004’te 11.1 milyona ulaşmıştır. 2025 yılı için beklenen nüfus ise yaklaşık 25 milyon kişidir.ekofeminizm2

İlginç ve bir o kadar da düşündürücü saptamalardan biri; tüketim davranışları ve alışkanlıkları açısından  eğer tüm ülkeler Amerika Birleşik Devletleri gibi davransaydı,  4.5 kat daha büyük bir dünyaya ihtiyacımız olacağı gerçeği hakkındaydı. Diğeri ise, Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nün yıllık afet raporuna göre, bu yılın afet sayısındaki artış,  küresel ısınmanın sonuçlarıyla paralellik göstermesi, 2004 yılına oranla % 70 artışla 427 doğal afet saptanması ve tsunami felaketlerinde ölen kadınların sayısının erkeklere göre 3 kat daha fazla olmasıydı.  Bunun nedeniyse, tahmin edilebileceği gibi kadınların çoğunun  çalışmadıkları için evde olmalarından kaynaklanmakta.

Bu arada bitkiler ve hayvanların duyarlılığı ve uyum yeteneğiyle ilgili bir istatistik gerçekten hayranlık uyandırıcı görünüyor: Bilim adamlarının yaptığı araştırmalara göre, insanlara nazaran bitki ve hayvanlar, ekolojik değişimden çok daha fazla haberdarlar ve bu değişime uyum sağlamaya başlamış durumdalar.  Örneğin dünyanın bazı bölgelerinde yaşanan kuraklık ve susuzluktan etkilenen yılanlar şehirlere doğru göç etmekte. Yüksek rakımda yetişmeyen bazı ağaç türleri  artık oralarda da görülmeye başlamış durumda.

Çevrecilik ve ekolojizmi birbirinden ayırmak gerekir ve ekolojistler de bunun üzerinde dikkatle durmaktalar. Çevrecilik, insan yaşamını doğrudan ilgilendiren sorunların çözümünü kısa vadede yaratılan olanaklarda arayan, sorunların kaynağına ilişkin çıkarımlarda bulunmayan hareketleri tanımlamak için kullanılır. Ekolojizm ise, en temelde insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi sorunsallaştırır.  Ekoloji, canlı ve cansız varlıkların ortamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bir temel bilimdir. Ancak, sanayi devriminin olumsuz yan etkileriyle karşılaşmaya başladığımız yıllardan beri, çok daha kapsamlı ve çok disiplinli bir bilim dalı haline gelmiş durumda. Çevrecilik bir kuram değildir, ekolojizm ise kuramdır. Çevreciler daha muhafazakârdır, ekolojistler ise, daha bilinçli ve ekosistemin ahengine kalıcı esnek çözümler üreten gruplardır. Liberal çevreciliğin en zayıf noktalarından birisi “Ya Büyüme Ya Ölüm” sloganı uyarınca yapılanmış bir ekonominin başarısızlığını ve bu sistemin doğal dünyayı yutacağını ısrarla görmezden gelmesidir.

ekofeminizm1

Toplumsal ekolojinin kurucusu Murray Bookchin’dir. Mücella Yapıcı’ya göre ekofeminizm ve toplumsal ekoloji birbirine son derece yakın görüşler. Toplumsal ekoloji, ekolojik sorunların, krizlerinin kökenlerinin belli toplumsal nedenlere bağlı olduğunu savunur. Bu nedenle düşünce sistemlerinin esasını etik ve metafizik yaklaşımlardan daha çok, toplum ve siyaset felsefesi ile ilgili sorunlar oluşturmaktadır. Derin ekoloji ise daha metafizik bir alandır. Temelde idealist olup, doğa ile mistik bir “birlik” olarak bütünleşme yolunu budizm’de, taoizm’de ve özellikle diger doğu dinlerinde bulur. İnsani merkez alan değil, tam tersi olarak doğayı merkez olarak kabul eden bir düşünüştür. Bookchin’e göre bugünkü insanlık durumunu derinden değiştirebilecek toplumsal olanakların önünü açan ya da engelleyen, teknikten çok kültür; emekten çok bilinç; sınıflardan çok hiyerarşi olmuştur. Hiyerarşinin, boyun eğme ve kumanda ile ilgili kültürel, geleneksel ve psikolojik kuralların tümü olduğundan ve baskı sınıfsız ve devletsiz bir toplumda da varlığını sürdürebileceğinden hareketle; hiyerarşinin doğa-toplum ikiliğini bozmak gerekmektedir. Örneğin erkeklerin kadınlar, yaşlıların gençler, kentlerin köyler üzerindeki hiyerarşisi gibi…

KISACA FEMİNİZM TÜRLERİ, EKOFEMİNİZM

Feminist teori, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlayarak toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklanır. Feminizmin, temelde toplumda kadınların erkeklerle eşit hak ve özgürlükleri olduğunu savunan bir düşünce akımı olduğunu; ancak, feminist hareket içinde kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin “tamamlanmamış kadın” olduğunu savunan daha radikal grupların da yer aldığını ve pek çok üst ve alt feminizm ( Liberal, Bireyci, Radikal, Ayrımcı, Siyah, Varoluşçu, Anarko, Spiritüel v.s.) türü olduğunu hatırlatarak söyleşi notlarına dönecek olursak;  felsefeci Alison Jaggar, 4 ayrı feminizm türünden bahseder. Bunlar, Liberal Feminizm, Radikal Feminizm, Marksist Feminizm ve Eko Feminizmdir. Radikal Feminizm’e karşı ortaya çıkan Sosyalist Feminizm (ki Mücella Yapıcı da kendini bir sosyalist feminist olarak  tanımlıyor) hem patriarkaya, hem de kapitalizme karşı mücadeleyi hedefleyen pratik bir örgütlenmedir. Feminizm türleri açısından en son ortaya çıkan kavramsa Kültürel Feminizmdir. Kültürel feministler, erkek ve kadının biyolojik farklılıklarını olduğu gibi kabul ederek bunlardan doğan ayrılıkların olumlu biçimlerde değerlendirilmesi gerektiğini savunurlar. Kadınların daha barışçıl olduğuna inanırlar ki bu diğer feminizm fraksiyonlarının kabul etmeyeceği bir iddiadır.

Ekofeminizm kavramı ilk kez Fransız feminist Françoise D’Eubonne tarafından 1974 yılında kullanılmıştır. Ekofeminizm, doğanın ve kadının ezilmişliğini aynı anda sorgulamaya çalışan bir düşünce akımıdır. Kendi içinde farklı eğilimler barındırsa da, bu iki egemenlik ilişkisindeki paralellikleri başlangıç noktası olarak kabul eder ve ekofeminist düşünürler, çevresel yıkımın nedeni olarak ataerkil sistemi görürler. Patriarka, varlığını kapitalizmle eklenmiş bir biçim altında sürdürmektedir. Ataerkil sistemde kadın doğaya ve özel alana, erkek ise kültüre ve kamusal alana yakın görülür. Doğa kültürden aşağı bir konumda tasavvur edildiği için, kadın da erkekten aşağı görülmüştür. Arkeolojik verilere gore ataerkil toplum düzeni, neolitik toplumda kültürel döneme ve uygarlığa geçişin gerçekleştiği Eski Mezopotamya’da kent devletlerinin ortaya çıkışıyla birlikte görülen bir olgudur. Mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan ve dolayısıyla kadınların cinselliğinin denetimini erkeklere veren ataerkil aile ve yapılar kurumlaşmış, yasalarla devlet güvencesine geçirilmiştir. Ataerkil yapının hüküm sürdüğü klasik dönem Atina toplumunda kadınlarda yüceltilen erdemler yumuşak başlılık ve sessizliktir. Örneğin Yunanlı düşünür Aristoteles’in dünyası, bir tarafın diğeri üzerine egemen olduğu kutupsal karşılıklardan oluşur. Spinoza da kadınların kocalarının hakimiyetinde olmalarını savunur.

Yapıcı’nın üzerinde durduğu bir diğer kavramsa Chipko (Hindu dilinde “sarılmak” kelimesinden geliyor) Akımı’ydı. 1970’lerin başında oluşan, çevre ve kadın eylemciliğinin en iyi bilinen örneklerinden olan bu hareketin öncüsü Gaura Devi (1925-1991) adlı bir yerli kadındır. 1973 yılında Hindistan hükümetinin spor malzemeleri üreten bir ticari firmaya ağaç kesme izni vermesi üzerine Gaura Devi, köylü kadınları örgütleyerek ağaç kesilmesini protesto etmelerini sağladı. Kadınlar ağaçlara sarıldılar ve ağaçların kesilmesi önlendi. “Ağaç kucaklama” eylemi, zamanla dünyanın başka bölgelerine de yayılmış, kitlesel ağaç kesimine engel olmanın yanısıra, çeşitli eko-gruplara da ilham kaynağı olarak başarısını sürdürmüştür.

Ekolojinin “ana”sı olarak adlandırılan A.B.D.’li Rachel Carson (1907- 1964), “Sessiz Bahar / Silent Spring” (1962) adlı kitabıyla DDT adlı kimyasal böcek öldürücü ilacın öldürücü etkilerine dikkat çekmiş bir bilim insanıdır.

Dünyaca ünlü diğer ekofeministler arasında biyoçeşitlilik savunucusu ve genetik müdahalelere karşı mücadelesiyle tanınan Hintli Vandana Shiva,  “Küçük Şeylerin Tanrısı” (The God of Small Things) adlı romanıyla dünya çapında ün kazanan  Hintli yazar ve savaş karşıtı eylemci Arundhati Roy, Nobel Barış Ödülü sahibi Afrikalı Wangari Muta Maathai ve “İmdat Su” sivil girişiminin kurucusu olan Kanadalı Louise Vandelac yer almaktadır.

Ekofeminizm, belki ülkemiz  için biraz ütopik gibi görünen ya da çoğu insanın “kapsama alanı”na girmeyen bir düşünce akımı gibi görünse de, esasen dünyanın pek çok ülkesinde değişik form ve açılımlarıyla birlikte varlığını sürdürmektedir.

 


Bıçkın’ın Ardından…

Bıçkıncığım, Kuzu Bebeğim, Topitop Oğluşum,

Tam 14,5 yılı paylaşmışız seninle. Ömrümün yarısından az, üçte birinden fazla bir fazla bir zaman dilimi demektir bu. Dile kolay…Doğum günümü kutlamaya hazırlanırken  hayatımın en acı sürprizlerinden birini yaşattın bana. Birkaç saaat içinde ellerimizden kayıp gidiverdin aniden. Hiç kimseye çektirmeden, kendin de çekmeden tam bir beyefendi gibi, Bıçkın’ca bir pervasızlıkla atlayıverdin sonsuzluğa.

Sanki hiç ölmeyecekmişsin gibi geliyordu bize ya da  daha çok erkenmiş, henüz zamanı değilmiş gibi düşünerek kendimizi kandırıyorduk belki. Kefenlenmiş küçük bir paket halinde kucağımıza verildiğinde, hepimiz eve ilk getirildiğin günü hatırladık gözyaşlarına boğularak. İşte o gün, hem benim, hem de tüm aile fertlerinin hayatında bir dönüm noktası oluşturmuştun farkında bile olmadan. Mendil kadar bir polara sarılmış yumruk büyüklüğünde bir kartopu…Bembeyaz, yumuşacık, tombul, dünyalar güzeli 45 günlük bir terrier yavrusu.  Bir sürü isim önerisi ve karmaşasından sonra son noktayı babam koydu: “Bıçkın” oldu adın. Bir seslenmede öğreniverdin. Görünümünle sevimli bir tezat oluşturan bu adı hepimiz pek bir beğendik. Zaman içinde adının hakkını vereceğini de görecektik; yoldan geçen kız köpeklere camdan çapkın çapkın bakıp tuhaf sesler çıkardığında ya da da koca kurt köpeklerine kafa tutup annemi korumaya çalıştığında. Anne özlemi çekmeyesin, üzülüp korkmayasın diye bir ufak bir çalar saati bir havluya sarıp, sepetine koymuştuk. Saatin “tik tak” seslerini  kalp atışı sanarmışsın. Öyle dediler… Yatağımın yanı başında duruyordu sepetin. Ara sıra ağlamaklı sesler çıkarıyordun. Ben başını, karnını okşuyor, bazen de koynuma alıyordum seni rahatlatmak için. O zaman susuyordun, hoşuna gidiyordu. Biraz büyüdükten sonra oda oda gezdin, canın nereyi çekerse orada uyudun geceleri. Yıllar sonra bir rahatsızlık geçirip çok korktuğun zamandan itibarense sadece anne ve babamın yanında uyumayı güvenli buldun, başka hiç bir yerde yatmak istemedin. 3 aylık olmadan dışarı çıkarıp gezdirmemiz yasaktı. Ama annem seni koynuna sokup bakkala götürüp getiriyordu hınzırca. Gören bayılıyordu sana. Eve bir neşe, bir eğlence katmıştın. Komik hareketlerin, yaramazlıkların, terlik kemirmelerin, masa bacağı dişlemelerinle tam bir yavru şirinliği içindeydin. Büyüdükçe sen bize, biz sana daha çok bağlandık, birbirimizi daha çok sevdik.

Öyle çok anımız var ki seninle: Süt dişlerinden biri düştüğünde önüne oturup dertli dertli başını bekleyişin, yazın hışır hışır karpuz, kışın kıtır kıtır elma yiyişin, müziğin sesini açıp ellerimi çırparak “Hadi oğlum dans edelim” dediğimde sirk köpekleri gibi iki ayağının üstüne kalkıp oynayışın, bir meteorolog gibi hava durumunu anlayıp, yağışlı havalarda anında masa altının en ulaşılamaz köşesine kaçışın, o güzel kafanı kimi zaman  bir yastığa kimi zaman bir sehpa kenarlığına, ama mutlaka bir  yükseltiye koyup,  en çok da patilerini kıvırıp sırt üstü uzanarak bir bebek gibi uyuyuşun, bazen ortadan kaybolup seslendiğimizde mahsus sesini çıkarmayışın ve bütün evi arayıp en nihayet gardrobuma bakmayı aklı ettiğimde, siyah bir kazağın arasında hiç sesini çıkarmadan bana bakan bir çift siyah göz halini almış halin…

Daha neler var, neler… Top atıp yakalamalar, saklambaç oynamalar, koltuk aralarına gömülmüş anne poğaçaları, halı saçakları arasına gizlenmiş köfte parçaları, minik siyah burunla ittirilerak kapı arkasına sürüklenmiş mama tabağı, su gömdüğünü zannederken sırılsıklam olmuş kulaklar,  banyo yapılınca küçülerek, pespemde derisi görünen 6 kiloluk bir bedenin kurutulduktan sonra pofur pofur bir tüy yumağına dönüşünü gözlemenin zevki, parkelerde yürüyen patilerin çıtırtısı, bebekken karanlıkta üzerine basmayalım ve evde nerde olduğunu bilelim diye boynuna astığımız, sonra çok yakıştığı için çıkarmayıp zaman zaman yenilediğimiz minik çanın kulağımızı okşayan çıngırtısı, evden hepimiz birden yok olduğumuz bazı zamanlarda veya bir ezan sesi duyduğunda küçük, beyaz, komik bir kurt yavrusu halini alışın,  sabah kalkılır kalkılmaz hane halkından ilk kişiye “Bıçkın nerde?” sorusunun sorulması…

Yıllar önce babam çok hastalanıp doktorlar ümitlerini kestiği  dönemde, bir köpeğin bu kadar anlayışlı olup, gözünün yaşını akıtarak ağlayabileceğine ilk kez şahit olmuştum, şaşkınlık ve hayranlık içinde kalarak. Üzüntümüzle üzülür, sevincimizle sevinirdin.  Arkadaş canlısı, sevgi dolu bir köpektin. Bebek ve çocukları her zaman rakibin olarak gördün, biraz kıskandın. Ama hiçbir zarar vermedin.

Bir küçük kardeş, bir evlat, bir dost ve aslında hiç büyümeyen bir bebek gibiydin bizler için. Oğluş’tun, Küçük Adam’dın,  Tüylü Top’tun, Bıçi’ydin, Çatlak Köpüşümüz’dün. Sağlıklı bir ömür geçirdin, hep genç kaldın, genç gösterdin. Annemle babam kendi çocukları, babaannem küçük torunu gibi baktı, özen gösterdi sana. Aşıların hiç atlanmadı. Kuru mamaları değil, daha çok  anne yemeklerini sevdin.  Sokakta en sevdiğin şey bile verilse başını çevirip yemedin. O yüzden asla dışardaki zararlı bir gıdadan zehirlenebileceğin korkusunu yaşatmadın bize.

Güzel tüylerin kesilip traş olduğunda bahar kuzularına dönerdin. “Üç nokta” derdik sana o zaman. Bembeyaz tüyler üzerinde kuyu gibi iki kara göz ile burun-ağız birleşmiş bir surat olurdun. Hemen hemen her lafı anlar, ama canın isterse söz dinlerdin. Havlamayasın ya da masa altına kaçmayasın diye belli kelimeleri şifreler ya da baş harflerini söylerdik. Kimi zaman konuşacağını bile düşünüp irkildiğimiz olurdu. Ailemizde yaşanan kimi ağır hastalıkların ve kazaların senin uğurun sayesinde atlatıldığına inanırdım hep nedense. Fener maçlarında, milli maçlarda şans getirsin diye başını 3 kere okşardım. Uğur böceğimiz, neşe kaynağımız, stres topumuzdun. İnsan cinsinin yaşattığı türlü hayal kırıklıkları, üzüntü ve ihanetlerin acısı, sana sarılıp kucakladığımda, tüylerini okşayıp mıncıkladığımda azalıverirdi.

Tüm aile dostlarımızın, arkadaşlarımızın yanı sıra, hayatımızın içinden ya da teğet geçen en hayvan sevmez sanılan insanlara, hatta köpeklerden korkup uzak duranlara bile kendini sevdirmeyi başardın, aileden biri olduğunu kabul ettirdin.

Bizim “Little Survivor”’ımızdın. Ölümü hiç yakıştıramadık, konduramadık sana. Ta ki anneciğinin kucağında son nefesini verene kadar. Bir köpek için uzun sayılabilecek, ama bir insan için çok kısa sayılabilecek bir yaşam diliminde ömrümünü tamamlayıp yanımızdan ayrılmak zorunda kaldın. Çok acı oldu senden ayrılmak. Meğer ne çok sevmişiz seni, ne çok sevdirmişsin kendini ve ne çok bağlanmış, alışmışız sana. Artık eve geldiğimizde sevinç içinde ordan oraya koşturup bizi karşılayan bir totişimiz yok. Ama her köşe başından, yatağın kenarından, masanın altından, gardrobun içinden çıkıverecekmişsin gibi geliyor yine de hepimize. Geceleri minik çanının sesini duyuyor sanki kulaklarımız. Sabahları o çok sevdiğin peynir ekmek yudumlarını yapamıyor, ayaklarımızın dibinde senin tüylerinin yumuşaklığını hissedemiyoruz. Ben en çok da seni kucaklayıp “hırr” diye dişlerini gösterip kızdırana kadar sıkıştırıp mıncıklamayı özlüyorum. Kalpli yastığına sarılıyorum öyle zamanlarda ve senden 2 gün önce ölmüş olan, unutamadığın aşkın Cudi’yle yeşil kırlarda, kulaklarını geriye savura savura patilerin havada  koşturuyor olduğunu hayal ediyorum.

Bizlere yaşattığın tüm güzellikler, mutluluklar ve öğrettiğin her şey için teşekkür ederiz. Bir küçücük Bıçkın’ın meğer ne büyük bir misyonu varmış bu hayatta. Sen dünyamıza girerek ve dünyana girmemize izin vererek, köpeklere, kedilere, tüm hayvanlara ve  hayata bambaşka bir gözle bakmanıza neden oldun.  Şu an yaşamıyor olsa da Sarıkız için çabalarımda, Paşa, Bıdık, Alex ve  Lola’nın yaşamlarını sürdürebilmesinde, mahalledeki çocukların onları sevip benimsemesinde ne büyük payın var tahmin bile demezsin. Sahilde yürüyüş yaparken elimi kolumu sallamak yerine su dolu şişelerle dolaşmamın, sokağa her çıktığımda ceplerimi mama torbalarıyla doldurmamın, hayvan hakları için elimden geldiğince mücadele etmemin, et yemekten vazgeçmemin, barınaklardaki hayvanları her gördüğümde üzüntüden kahrolmamın, köpeklerle ilgili iğrenç deyim ve metaforları kullanan insanları her duyduğumda  usanmadan uyarmamın ve bundan sonra içinde köpek olan en eğlenceli filmde bile her zaman burnumun direğinin sızlayacak ve gözlerimin yaşlarla dolacak olmasının en önemli sebebi hep sensin.

Yerinde rahat ol, bizi özleme ve sakın korkma kuzucuğum. Ömrümüzün sonuna kadar seni unutmayacağız, yaşadığımız müddetçe anıların bizimle olacak ve  seni daima çok seveceğiz.   Belki bir gün bir yerlerde buluşuruz da.  Kim bilebilir ki?

ÜNSÜR AİLESİ  adına

Oyun arkadaşın, dostun, koruyucun, ablan, küçük annen

Orkide

Haziran 2008

About My Name

ORKİDE, ORCHIDACEAE, ORCHID, ORCHIDEE, ORCHIDÈE, ORCHIDEA…

As I heard from my parents, when my mother was 6 month pregnant, my father told her if the baby would be a girl he wanted the give the name Orkide. They didn’t know if the baby boy or girl yet but they both liked the idea because of their love to this exotic flower and also its different symbolism and meanings.

Let me give you some interesting details about orchid; in western world, orchid represents love, rare beauty, strength and luxury. The orchid has deeper moral meaning in Chinese history and literature. It’s known as a symbol of purity and noble virtue due to its fragrance. With the plum, the chrysanthemum,  and the bamboo, orchid is one of “the noble four”. In China orchid also signifies refinement, and the innocence of children. The color of the orchid  gives strong messages. For instance a pink orchid signifies pure affection, Cattlea symbolizes mature charm.

In ancient Greece, women believed they could control of unborn babies with orchid root. If the father of their unborn child eats large, new orchid tubers, the baby would be a boy.  If the mother eats small orchid tubers, she would give birth to a girl. In the Ancient Roman era orchids bulbs were being used for making aphrodisiac drinks.

Orchids have been said to represent many different things through the years in Christian theology, but the most popular and commonly recognized symbol is the spots on orchids representing the blood of Christ so they commonly found in many churches as altar decorations.

Orchids have  been the object of many kind of arts in years such as cinema, music, literature (novels, poems…) photography, painting etc. with referring different kind of symbolism and their  inspirations. In painting, orchid is the symbol of perfection. The shape of orchids has been mentioned as geometric in comparison to the curvier forms of other flower.

As a plant; Orchidaceae (or Orchid family) is the largest family of the flowering plants.  There are at least 25,000 different species of orchids, with probably thousands more that remain unknown or unclassified.

The vanilla orchids, form a flowering plant genus of about 110 species in the orchid family. It is the only orchid widely used for industrial purposes in the food also in the cosmetic industry.
As far back as the 1500’s, Aztecs in Mexico made a chocolate drink from cocoa beans called Tlilxochitl which was flavored using ground vanilla beans. They believed it gave them power and strength.

Orchids are cosmopolitan, adaptable flowers occurring in almost every habitat but deserts and glaciers. Antarctica is the only continent where orchids do not grow naturally. The great majority are to be found in the tropics, mostly Asia, Central and South America.

Turkey is one of the most biodiversity-rich countries in the world. Approximately 150 orchid species exist in Turkey and 40 of these are endemic that is found in Turkey alone.  Mostly orchids grow in the Mediterranean and the Aegean region. In the Black Sea coastline, some orchids species exist too.

Orchids were very popular in the Ottomans era for producing sahlep/salep (which is a flour produced from the tubers of dried, several wild orchids ) and they believed it’s a  powerful aphrodisiac to increasing sexual power. Salep is offered as a winter beverage with milk and sugar and it is also used as medicine for cough and bronchits. It is being used for making ice cream too and the ice cream industry is threatening a major collapse in the number of orchids. And the popularity of salep in Turkey has led to a decline in the populations of wild orchids. Sahlep/Orchis (dust, tablet or any forms) is forbidden to export from Turkey. And Doğa Derneği (Bird Life in Turkey) has formed a partnership with the United Nations Development Programme (UNDP) and the Turkish Ministry of Environment and Forestry to establish a national fund to halt biodiversity decline it’s called “Zero Extinction Fund” for 10 prioritised projects and Lykia Orchids are one of them. There exist only last 200 Lykia orchids are living in Mersin, Antakya and Kahramanmaraş.

I love orchids as many people do. And personally this flower is more meaningful for me as I am carrying the name of it. I hope some rare species of this flower family will not be the victim of human greedy and they will last forever as a beauty of the nature and the planet earth…

See also:

Book: Ekrem Sezik/Orkidelerimiz, Türkiye’nin Orkideleri (Our orchids, orchids of Turkey)
Book: Karel Kreutz / Die Orchiedeen der Türkei (Orchids of Turkey)

Orkidelerimiz

Movies:  The Black Orchid, Wild Orchid, Anacondas: The Hunt for the Blood OrchidLa chair de l’orchidée (Flesh of the Orchid),  Das Rätsel der roten Orchidee (The Secret of the Red Orchid), The Orchid and the Rose (short animation)

Others

shiny

“Only when the last tree has died and the last river has been poisoned
and the last fish has been caught will we realize that we can’t eat
money.” (The Native American Indian Cree proverb)

We are all belong and connected to mother nature. And we, human beings are not the master of the planet earth.  What we have to do is learning to find a way living in a harmony with the other species and nature respectfully.

black catI love animals, it’s important for me to protect their right of living. A cat, a dog, a cow, a bird or any kind of animals do not deserve to die just because they were not born as a human. But I believe the rules of the nature. So if any animal has to kill the other one for its own surviving we should respect it too. The world is  full of violence of the humans.

Human race not only harm i’s own species also animals and nature.  Unfortunately,  animals  are being hunted, tortured, killed, abused in every minute just for primitive pleasure of the humans. Same nature… For instance hundreds of trees have been cutting just having a golf area. Do we really need it? And do we have a right to do it? We are polluting, destroying, abusing our planet and it’s habitat just for our own benefits, just we want to do it like that. I think it’s not fair…

15,5 years ago me and my family’s life completely changed the day we had a little white puppy like a snowball. We gave the name Bıçkın (though, brave, roughneck) him for nice and funny conflict due to he was looking cute and nasty rather than roughneck. With Bıçkın, I learned to be more sensitive and respectful about animals’ life. I took a life lesson from one little white dog while he was alive and after he passed away last year. Me, my parents and our friends even the ones who afraid of animals loved him too much, he lived peacefully life with us and died almost in a sudden without suffering.

But not all the dogs are lucky like him. Some dogs are suffering all over the world. Strays are already born with no luck and some pets abandoned by their owners just because they are old, or these people do not want to take care of them anymore or bored with them.  Parents buy puppies for their children to play with and for a while release them to the streets.

bıdık

Thankfully, here in Turkey we have nice organizations and platforms whose members have tender and mercy for animals such as HAYTAP, DYBD, YHS, BGD, DOHAYKO etc.  Their members or volunteers hardly work for animal rights and their protection.  We have our Animal Rights Law and under this law, it’s municipalities’ duty to taking strays (including cats) from their environments,  bringing them to animal rehabilitation center for vaccining, sterilizing (castrating) and tagging them from one ear. And after couple of rehabilitation days the people in charged in municipality bringing them back again to the area they lived before and let them live there. This is called “vaccined, sterilized (castrated) and let them live”. And alexduring these procedures mostly the volunteers of shelters/ rehabilitation centers  help the municipalities. They care and follow the dogs bring back to their habitat rightly. These people indeed devote themselves to helping animals. They are always working to find these dogs warm nests with owner who will love them.

So although it sounds not so good at first sight (interfering the animals) still this law is not bad despite of it’s lackness especially about  punishments for the people who abuse heavily or kill animals.

That’s for sure this is more compassionate, more tenderhearted approach comparing to many other civilized countries. But we need all the municipalities do their jobs in a good way and successfully.  Strays have been killing almost every day  or they abandoned to the forests and nobody takes the blame. In some  touristic areas in Turkey like the Aegean and the Mediterranean sites, strays are being poisoned by people just because to  make their town tidy and clean  (!) for foreign tourists. Is there any common idea about tourists do not like animals? On the contrary I guess.  Any normal person likes animals I guess at least respect their life even does not like them.

close upAccording to some sources dogs were domesticated 14.000 years ago and cats 10.000 years ago. So, humans have been living with them for a very long time. Because of we domesticated dogs and cats it’s our duty to take care of them. They like to be in communication and play with us. They are sensitive, emotional creatures with their specific way of feeling like many kind of animals. And speaking about the wild animals;  humans let them free to in their own habitat. Zoo is a prison. Circus is abusing for all animals for pushing them work like a slave, including poodles, elephants, lions, monkeys and many more.  I wish they would have a chance to live in a proper place which they feel themselves happy and free…

The morality of a nation can be judged by the way a society treats at its animals. (Mahatma Ghandi)

Orkide Ünsür


Working at News Department…

If you are working at  news department in a TV channel as a reporter, a cameraman / camerawoman, producer or director;  it means you have to be ready and adapt all unexpected, spontaneous situations with quick mind and movement. For instance if you are a reporter, in limited time you have to shoot your news, write it clear, brief and striking way, record your text mostly with your own voice, edit the material in a short time and present it to your chief. All have to be done in the limited time with the right way. Really hectic times!

checking the footage

checking the footage

Because of I worked as a reporter (and for couple of news as a camerawoman) as  a  Child News Coordinator and as a producer in TV channels, I can say mostly I lived the whole procedure.

I have unforgettable memoirs about my works at news, some of them made me feel myself lucky or funny or sad. As an example, I had a chance to interview with world famous French theorist, philosopher Jean Baudrillard (1929–2007) while he was in Istanbul for a meeting . I was using a heavy SVHS camera and my colleague  Banu Gökçül was a reporter. After his speech we interviewed with him. He was little surprised about to see 2 young women  in Istanbul, Turkey in 1993 for interview him and he made nice compliment us. It was a great honor for us benefit from his  intellect  and  his thoughts about media criticizing.

While I was making culture & art news,  I had an interview with world famous Turkish jazz musician and jazz drummer Erol Pekcan in his backstage after some recording for his concert. He was a cult figure in Turkish jazz history. He made the first jazz album in Turkey with jazz musicians Tuna Ötenel and Kudret Öztoprak (1947-2008) which called “Jazz Semai”(1978).  And very soon after my interview   he passed away in 1994.  I think  this interview I made with him was his last footage.

Giving for a funny (actually it was absolutely not funny for me in that time) example, I can not skip this case: I was planning to shoot an art gallery opening with a painting exhibition at night time and I came to work with elegant outfits. But in the middle of day we heard the announcement about a big fire in Halkalı city dump which is close  to our tv station. I was one of the 2 reporters who is available at that moment because others were all in charged and outside for their news. So our chief picked me to shoot the news, I was very disappointed and upset.  I found myself in the city dump on  fire and garbages and ashes around me. It was the first time in my life that I saw hundreds of seagulls around us in the dump area. Till then I  had seen  them only around the seaside or just flying in the sky.  I felt that like I’m in the Birds“ movie directed by Alfred Hitchcock.  I think I will never forget this disgusting smell. So after that day I tried to avoid having certain plans about my news.

Another difficulty of working at news, you have to watch many different rough footage like a tragic traffic accident, a violent murder or a disaster like the earthquake we had in 1999 in Marmara. While we had this earthquake I was a producer at CNNTURK, we were all working like crazy and as an emotional and sensitive person, it was really hard for me standing to watch incredibly, sadly rough footage and edit them. But you have to wipe your tears, skip the hard ones which is not possible to broadcast, find and choose more normal shootings,  make your news and broadcast it as a professional. Your job is informing the people all around the world.

Although it’s neither my priority nor my ambitious or passion working at news department; I must admit I’m thankful about what I’ve learned  while I was working at ATV and CNNTURK. Professionally, I like to control events, actions and follow my shooting plans. But I have my flexibility and ability to adapt myself unexpected situations and shootings. I like to find different angles spontaneously too on the other hand.  Especially while you are shooting a documentary this is very important and necessary. So I think these special experiences I’ve had at news departments will always helpful for my future projects either documentary or fiction.

Orkide Ünsür

An Exceptional Swedish Vampire Story: “Let The Right One In”

The Swedish film “Let The Right One In” was one of the most remarkable movie I’ve seen this year in Istanbul Film Festival . The movie was adapted from a novel by Swedish writer John Ajvide Lindqvist and both the book and the movie got the same title. This exceptional and interesting vampire movie is telling the story about a strange relationship between 12 years old boy and 12 years old girl who will stay for ever at the same age. The movie itself has a stunning visuality and minimalist expression style on the other hand.

Let The Right One In” is beyond the fantastic vampire horror movie which has fun elements from time to time; mainly focussing the concepts “adolescence, being a man, violence tendency, lack of love, communication problems in family, loneliness, and discovering romanticism and love .

Oskar (Kåre Hedebrant)  is a 12 years old lonely, asocial, pale beauty boy living with his mother in Stockholm suburb. His parents are divorced and he misses his father ever. He has no friend at school. He frequently experiences verbal and/or physical violence by bunch of aggressive and spoiled students. Yet he can not resist back or complain about it. But he has a strange violence tendency inside. He has a scrapbook with full of newspaper articles about bloody, wild murders. Some nights he fights with his imaginary enemies in his room.

Oskar’s boring life during day time at schools and night time at his room or at the cold, snowy white back yard changes completely right after he meets with –more or less- 12 years old mysterious Eli (Lina Leandersson)l who has just moved to his apartment with a man. She is a night walker, barefoot in the cold winter time. These two lost souls somehow create their own language like Mors Alphabet. Their encounter of each other happens in perfect timing. Though there’s a doubt how long this would last…

The guy she lives with Håkan (Per Ragnar) (might be her guardian or her slave or a pedophile but definitely not her father as she mentions in the movie) kills people reluctantly and collect their blood with his special method for feeding Eli. One of his murder attempts he fails and he is being captured. He burns his face with acid (may be for punishing himself or being not recognized by Eli) Eli finds him at the hospital. Attacks and kills him in cold blood.

Having no hesitation to kill innocent people for her survival, Eli has vampire talents such as climbing the walls. She teaches naive and intelligent Oscar to protect himself, attack to enemies, awaken his violence which sleeps inside of him and at the end of movie she becomes a “bold and strong princess” who saves his life with inversely heroic mission.

Eli lives in dirty and untidy apartment and with her less pale skin (compare to Oskar’s), shabby and tasteless outfit very far away from the aristocrat, rich, elegant look which we often see in lots of vampire movies. On the other hand, she has money. She even offers to give money to Oskar and shows him an enigmatic gold object which is very valuable in her opinion.

Award winner cinematograph Hoyte van Hoytema presents us horror and cold atmosphere of the film locations with stable and beautiful frames as painting. And sometimes he is focusing his camera on the different prettiness of two children with a nice contrast which Eli’s innocent yet scary and dark beauty and Oskars too naive and fragile blond beauty for a boy.

Especially the pool scene at the final has an impressive and astonishing visuality with its wonderful underwater shoots has hidden violence and atrocity feeling.

Ostensible “Happy End” comes, Oskar leaves home and has a train journey with Eli who is in the box for avoiding from sunshine. But it would be an illusion considering this as a “happy end”. Because it’s fake. Oskar probably would become the “next father” of Eli and same final would wait for him in the future. Perhaps “Let The Right One In” is just the romantic and mysterious story made up by a lonely, unhappy boy who has adolescence problems for avoiding hurting realities. Who knows?

Orkide Ünsür